Evdeki yazıcının bilgisayarla bağlantısının sağlanamaması sonucunda yazıcının kurulum cdsini ararken bulduğum üst üste birbirinden hoş defterler oldu, tam yazı yazmalık, içi ince çizgili, hafif kalın kapaklı, ne kalın ne de ince olarak tanımlanabilecek olan defterler.
Kimisinde bir zamanlar yazmaya karar verip konusu dolayısıyla hakkında araştırma bile yaptığım hikayemi buldum. Çok az yazmışım 5-6 sayfa kadar taş çatlasa. Keşke devam etseydim diyorum güzel de gidiyormuş. Defterde bundan başka hiçbir şey yazmıyor güzelim deftere yazık olmuş bence. Okul oluyor bir şey oluyor ergenliğin buhranı tutuyor kaybolup gidiyorum ama araya mutaka bir şey giriyor da yazmayı bırakıyorum. Bir diğeri küçükken yazdığım bir defter, bir gün ünlü olursam ve bir şekilde ortaya çıkarsa aylarca kıpkırmızı bir suratla dolaşmamı sağlayacak şeyler yazıyor. Hayali maceralarım falan.
Tabii her şeye fazla anlam katıp değişik yönlerden bakmayı seven biri olduğum için defterleri okuduktan sonra düşündüm ki kesinlikle yazdıklarımı silmeyeyim veya yırtmayayım, hatta birine yazacağım şiirleri dökeyim, birine ilhamla doğru orantılı olarak aklımdakileri kusayım dedim. Veya çevirdiğim şarkıların tam olarak ne anlatmak istediğini birkaç paragrafla özetleyebilirim. Geçmişten
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Merhaba ben gelecekten Bengisu. Şimdiye kadar okuduğunuz yerler taslak olarak içeriklerim arasında duruyordu ve bir çeşit güncelleme yapayım dedim. Yukarıda bahsettiğim defterde şu an yaklaşık 30 şiirim var ve halimden memnunum. Şu birkaç ayda hayatımda değişen pek bir şey olmadı aslında. Bu blogla ne yapacağımı düşünüyordum çünkü bu bloga içerik eklemem konusundaki ödevi veren hocamın olduğu okuldan ayrıldım, yabancı dil bölümü açılmamıştı. Yani bu blogdaki ödev içeriklerini silsem başım ağrımaz artık. Onuncu sınıfın ikinci dönemi, buradaki içerikleri silmediğim için mutlu olmuştum vesaire ama şu an bana hiçbir artısının olacağını düşünmüyorum. Belki bu blogu isminin güzelliğine kıyamadığım için kapatmam ve burası öylece çürür, Bilmiyorum. Ama merak ediyorum acaba geçmişten yazıp bırakmasaydım onun cümlesi nasıl sonlanırdı. Neyse.
1 Eylül 2016 Perşembe
12 Nisan 2016 Salı
Neden Hala Buradayım
Ekranda İngilizce bir yazı bırakıp banyoya girmiştim. Döndüğümde onu çevirip yazarım herhalde diye, müzisyenlerle ilgiliydi, duygularını veya yaşadıklarını sanatlarına nasıl döktükleriyle ilgili falan ama döndüğümde buraya çevirip atmak için fazla kısa olduğunu gördüm ve vazgeçtim. Hocanın blogumdan sınıfta bahsetmesi de üzerime biraz sorumluluk yüklemedi desem yalan olur. Kimsenin zaman ayırıp buraya gireceğini düşünmüyorum ama yine de engel olamıyorum işte. Hoca oynatma listesini dinledi mi, oynatma listesi hakkında ne düşünüyor onu merak etmiştim ama kounun daha fazla ben olmasına dayanamadığım için soramadım bile.
Burada ben bahsedeyim bari biraz şu konudan o zaman... Ukulele çalışmak istiyorum gerçi şu an ama sanırım buna da zaman ayırabilirim.
Ne diyorduk... Sanatçılar. Duygu ve düşüncelerini sanatlarına nasıl aktardıkları falan... Uzunluğunu yeterli bulsaydım çevireceğim yazıda müzisyen diyordu ama neyse ben sanatçıların şarkı sözü yazan ve söyleyen kısmını ele alacağım. Sanatçıları açıklamaya kalkarsak bu yazı bitmez çünkü ve saat on bir buçuk oluyor, daha ukulele çalmak istiyorum. Kısa bir şeyler yumurtlayıp gideceğim.
Mesela bir sanatçı şarkı sözü yazarken ne hisseder, o an nasıl bir ruh haline girer bilemiyorum zaten herkesinki aynı da olmaz. Bu arada işini düzgün yapan, yeri geldiğinde metaforlardan vs. yararlanıp gerçekten güzel şarkı sözü yazanlardan bahsediyorum. Yazdığım şiirlerden örnek vereyim mesela ben bir konu hakkında düşüncelerimi o şekilde dile getirdiğimde içimde bir yer yine tam olarak rahatlamasa da o yerdeki rüzgarlar biraz dinmiş oluyor. Sonrasında tekrar okuyarak gülebiliyorum. Bir anlamda kötü veya iyi düşünceleri sömürme diyelim. Tabii bunun gülünecek konusu var, gülünmeyecek konusu var. Ben babamı kek tavasına benzettiğim şiire sonrasında gülebilirim ama Mel izlediği, seks işçiliğini konu alan belgeselden sonra küçük bir kızın gözünden o hayatı anlattığı şiirine sonrasında gülmeyebilir.
Her neyse, insanlar bir şekilde bunu kendilerini ve düşüncelerini ifade etmek için yapıyorlar ve bence bu sihirli denebilecek bir şey. Yaşadıkları, gördükleri, hissettikleri ve daha zilyon şey onlara ilham veriyor ve ürün olarak bunları ortaya koyuyorlar, bazen binlerce, milyonlarca insanın sesi oluyorlar böylelikle, yalnız olmadıklarını onlara hatırlatıyorlar.
Gerçekten devam ederdim ama gözlerim yanıyor ve daha birkaç şey.
“Kim size ne söylerse söylesin, kelimeler ve fikirler dünyayı değiştirebilir. Şiirleri sevimliler diye yazıp okumuyoruz. Şiirleri yazıp okuyoruz çünkü insan ırkının üyeleriyiz. Ve insan ırkı tutkuyla dolu. Tıp, hukuk, ticaret, mühendislik; bunlar ulu ve hayatı devam ettirmek için gerekli işler. Ama şiir, güzellik, romantizm, aşk, sevgi: bunlar uğruna hayatta kaldığımız şeyler.”
Gördüğüm bir film ya da dizi alıntısıydı çevireyim dedim. Hangi film ya da dizi olduğu yazmıyordu açıkçası bakmaya da üşendim neyse.
Burada ben bahsedeyim bari biraz şu konudan o zaman... Ukulele çalışmak istiyorum gerçi şu an ama sanırım buna da zaman ayırabilirim.
Ne diyorduk... Sanatçılar. Duygu ve düşüncelerini sanatlarına nasıl aktardıkları falan... Uzunluğunu yeterli bulsaydım çevireceğim yazıda müzisyen diyordu ama neyse ben sanatçıların şarkı sözü yazan ve söyleyen kısmını ele alacağım. Sanatçıları açıklamaya kalkarsak bu yazı bitmez çünkü ve saat on bir buçuk oluyor, daha ukulele çalmak istiyorum. Kısa bir şeyler yumurtlayıp gideceğim.
Mesela bir sanatçı şarkı sözü yazarken ne hisseder, o an nasıl bir ruh haline girer bilemiyorum zaten herkesinki aynı da olmaz. Bu arada işini düzgün yapan, yeri geldiğinde metaforlardan vs. yararlanıp gerçekten güzel şarkı sözü yazanlardan bahsediyorum. Yazdığım şiirlerden örnek vereyim mesela ben bir konu hakkında düşüncelerimi o şekilde dile getirdiğimde içimde bir yer yine tam olarak rahatlamasa da o yerdeki rüzgarlar biraz dinmiş oluyor. Sonrasında tekrar okuyarak gülebiliyorum. Bir anlamda kötü veya iyi düşünceleri sömürme diyelim. Tabii bunun gülünecek konusu var, gülünmeyecek konusu var. Ben babamı kek tavasına benzettiğim şiire sonrasında gülebilirim ama Mel izlediği, seks işçiliğini konu alan belgeselden sonra küçük bir kızın gözünden o hayatı anlattığı şiirine sonrasında gülmeyebilir.
Her neyse, insanlar bir şekilde bunu kendilerini ve düşüncelerini ifade etmek için yapıyorlar ve bence bu sihirli denebilecek bir şey. Yaşadıkları, gördükleri, hissettikleri ve daha zilyon şey onlara ilham veriyor ve ürün olarak bunları ortaya koyuyorlar, bazen binlerce, milyonlarca insanın sesi oluyorlar böylelikle, yalnız olmadıklarını onlara hatırlatıyorlar.
Gerçekten devam ederdim ama gözlerim yanıyor ve daha birkaç şey.
“Kim size ne söylerse söylesin, kelimeler ve fikirler dünyayı değiştirebilir. Şiirleri sevimliler diye yazıp okumuyoruz. Şiirleri yazıp okuyoruz çünkü insan ırkının üyeleriyiz. Ve insan ırkı tutkuyla dolu. Tıp, hukuk, ticaret, mühendislik; bunlar ulu ve hayatı devam ettirmek için gerekli işler. Ama şiir, güzellik, romantizm, aşk, sevgi: bunlar uğruna hayatta kaldığımız şeyler.”
Gördüğüm bir film ya da dizi alıntısıydı çevireyim dedim. Hangi film ya da dizi olduğu yazmıyordu açıkçası bakmaya da üşendim neyse.
6 Nisan 2016 Çarşamba
Müzik Dünyası Bana Hazır Olsun!
Neden bilmiyorum ama hayatımın biraz daha düzene girdiğini hissettim... Yoksa yeni bir şey ekleyerek hayatımı kendim mi daha karışık hale getireceğim bilmiyorum gerçi. Bu pazar ukulele almaya gideceğiz aşırı heyecanlıyım. Şimdiden akor defterimi oluşturma çalışmalarıma başladım hangi şarkılara çalışacağım, parmakları nerelere koyacağıma şimdiden bakıyorum. Ama elimde somut bir ukulele olmadıkça bu pratikler bir yerde tıkanıyor tabii. Ukulele dediğim zaman hiç anlayan görmedim herkes HEA tepkisini veriyor ben de küçük gitar düşünün işte ya hehehe diyorum çünkü başka çarem yok. Başlı başına ayrı bir enstrüman olduğunu nasıl anlatacaksın o sırada ukulelenin. Neyse sonuç olarak bir müzik aleti çalmaya başlayacağım, bunu seçmemin nedeni küçük olması, aşırı gürültüsünün olmaması ve öğrenmek için illa da öğretmeni gerekmemesi. Bateriye başlayacaktım, -hatta bir gün başlamazsam en azından pedleriyle, içimde ukte kalacağını düşünüyorum- ortam da hazırdı babamın ilkokul arkadaşı uluslararası bir baterist olmuş eşiyle beraber falan. O sırada her şey yolunda gidiyordu ama zaman bulunamadı, her pazar modaya gidecek durum olmayabilirdi, babamın arkadaşı babamdan para almayacağı için babamın içinde yaşadığı duygusal çöküntüler falan derken yine bateri maceram rafa kalktı. Bu enstrümana olan aşkımın biteceğini hiç sanmıyorum ama.
Bir şekilde hayatımın düzene girdiğini hissettim demiştim başta. Bir müzik aleti çalmak hayatımda ne kadar şeyi değiştirecek bilmiyorum ama ben tin tin diye kendi kendime çalarken bile mutlu olacağıma inanıyorum. Müzik beni yoran, kötü etkileyen her şeyi defediyor çünkü. Dinlediğim şarkıları ukuleleden çaldığımı falan hayal etmek bile saçma sapan mutlu ediyor beni. Bugünkü coğrafya sınavı üzerimden geçtiği halde pozitifimi bozamadı mesela. Gerçi sınavdan çıktıktan sonra sınavı pek düşünmem ama. Aleti sınav haftasının bitiminde alacak olmamız da ayrı bir avantaj bence. Umarım her şey güzel olur.
Ve liseye başladığımdan beri doğru dürüst kitap okumadığımı fark ettim. Şöyle bir baktım ne yapıyorum onun dışında diye. Eskiden okuduğum zamanlarda şimdi ne yapıyorum diye. Bir anda müziğe ve dilimi geliştirmeye daha çok önem verdiğim, yazdığım ingilizce şiirler, hikayem, müzik enstrümanı maceralarım ve çevirilerim geldi. Sanırım önceden kitap okuduğum zamanlarda şimdi bunları yapıyorum. Belki başka şeyler de yapıyorumdur şu an saat on bir ve klavyede hızlıca tur atıp bunları yazarken aklıma ilk bunlar geldi. Zaten en küçük boşlukta açıyorum önüme çeviri defterimi. Yakın zamanda kitap okumaya devam etmeyi düşünüyorum; nasıl olacak bilmiyorum ama deneyeceğim.
İleride içerik ekleme imkanım olursa yine dergilerden alıntıları yazmayı planlıyorum bu arada. Gülü gülü.
Bir şekilde hayatımın düzene girdiğini hissettim demiştim başta. Bir müzik aleti çalmak hayatımda ne kadar şeyi değiştirecek bilmiyorum ama ben tin tin diye kendi kendime çalarken bile mutlu olacağıma inanıyorum. Müzik beni yoran, kötü etkileyen her şeyi defediyor çünkü. Dinlediğim şarkıları ukuleleden çaldığımı falan hayal etmek bile saçma sapan mutlu ediyor beni. Bugünkü coğrafya sınavı üzerimden geçtiği halde pozitifimi bozamadı mesela. Gerçi sınavdan çıktıktan sonra sınavı pek düşünmem ama. Aleti sınav haftasının bitiminde alacak olmamız da ayrı bir avantaj bence. Umarım her şey güzel olur.
Ve liseye başladığımdan beri doğru dürüst kitap okumadığımı fark ettim. Şöyle bir baktım ne yapıyorum onun dışında diye. Eskiden okuduğum zamanlarda şimdi ne yapıyorum diye. Bir anda müziğe ve dilimi geliştirmeye daha çok önem verdiğim, yazdığım ingilizce şiirler, hikayem, müzik enstrümanı maceralarım ve çevirilerim geldi. Sanırım önceden kitap okuduğum zamanlarda şimdi bunları yapıyorum. Belki başka şeyler de yapıyorumdur şu an saat on bir ve klavyede hızlıca tur atıp bunları yazarken aklıma ilk bunlar geldi. Zaten en küçük boşlukta açıyorum önüme çeviri defterimi. Yakın zamanda kitap okumaya devam etmeyi düşünüyorum; nasıl olacak bilmiyorum ama deneyeceğim.
İleride içerik ekleme imkanım olursa yine dergilerden alıntıları yazmayı planlıyorum bu arada. Gülü gülü.
4 Nisan 2016 Pazartesi
Gece Gece Ne Yapıyorum Ben
Bir süredir buraya yazmadığımı fark ettim ve yine sınav haftasının göbeğinde bir şeyler karalamaya karar verdim. Ne yazacağımı gerçekten bilmiyorum bildiğim tek şey yarın biyoloji sınavı var ve sanırım demin ayrı eve çıkarsam duvarlarımı döşeyeceğim resimleri seçtim. Sevde de bana katılıp ayrı eve çıktığımızda güzel duracaklarını söyledi. İmalar havada uçuşuyordu adeta ve yetişemiyordum! Neyse yakın arkadaşlarımın benden en az bir şehir mesafe kadar uzakta olmasından iyi etkilenmiyoruz yani. Ama bir şey diyeceğim seçtiğim resimler harbi duvarda güzel dururdu.
“Herkes sevginin acıttığını söylüyor ama du doğru değil. Yalnızlık acıtır, reddetme acıtır. Birini kaybetmek acıtır. İmrenme, kıskançlık acıtır. Herkes bu şeyleri sevgiyle karıştırıyor, ama aslında sevgi bu dünyada bütün acıların üzerini kapatan ve birini yeniden harika hissettiren tek şey. Sevgi bu dünyada acıtmayan tek şey.”
Ailemin duvarıma bir şey yapıştırmama kızmalarından değil ki zerre karışmıyorlar, bana bakışları değişirdi belki bahsettiklerimi şu an assaydım. Neyse iş gittikçe garipleşiyor kendimden şüphe etmeye başlayacağım.
Son zamanlarda düşündüğüm tek şey uyumam gerekiyor, şu ödev önümüzdeki haftaya mı, yarın hangi sınav vardı, hayatımla ne yapıyorum gibi şeyler olduğu için ne çevirilerime devam edebiliyorum, ne hikayeme ne de şiirlerime. Neyse birkaç hafta böyle sıktım mı sonrası yine aynı gidiyor zaten. Ve evet sanırım şu ingilizce şiir yazma olayını sevdim sanırım. Servis şoförümüz olan İskender abinin öylesine sorduğu ne yapıyorsun sorusuna ingilizce şiir yazdım diye cevap verince ülkede kaç kişinin böyle bir şeyle uğraşıyor olduğunu otuz saniye kadar düşündük. Ki o zaman gerçekten yirmi dakikada falan yazıp bitirmiştim, sanırım rekorum. Yarı uyuyor vaziyetteydim.
Yaptığım şeylere daha çok bağlanmamı sağlayan şey belki de çok kişinin onlarla uğraşmıyor oluşudur diye düşündüm. En azından etrafımdaki kimsenin. İngilizceye yatkınlığım var çünkü küçüklükten beri benim yapabildiğim ama başkalarının yapamadığı, anlayamadığı şeylere ilgi duymak hoşuma gitmiştir. Belki bana kattığı azıcık gizemden, belki de ayırt edilebilir olmayı istememden. Bilmiyorum. Ne saçmalıyorsam buraya şu anda onu da bilmiyorum. Saat de zaten gece yarısı oldu. Belki sınavlardan sonra buraya yine gelip daha iyi şeylerden bahsederim. Bakıyorum da şu dört paragraf tamamen gereksiz. Neyse. Küçük bi çeviri yapayım gideyim bari.
“Herkes sevginin acıttığını söylüyor ama du doğru değil. Yalnızlık acıtır, reddetme acıtır. Birini kaybetmek acıtır. İmrenme, kıskançlık acıtır. Herkes bu şeyleri sevgiyle karıştırıyor, ama aslında sevgi bu dünyada bütün acıların üzerini kapatan ve birini yeniden harika hissettiren tek şey. Sevgi bu dünyada acıtmayan tek şey.”
Liam Neeson
Ov duygusalmış biraz neyse. İyi geceler o zaman.
19 Mart 2016 Cumartesi
Hep Duygusal Olacak Değiliz Ya
Buraya kendimce karaladığım şeylerde hep duygusal yanımdan bahsetmişim onu fark ettim. Bu yayını muhtemelen bugün de yayınlayamayacağım zira ilhamı şimdi geldi ve dışarı çıkacağız.
Demek istediğim hep ağlayan aşırı duygusal bir insan da sayılmam tamamen. Bu hal hayatımın çoğunu kaplıyor olabilir ama aynı zamanda güldüğümde arkasını alamayan biriyim. İzlediğim şeylerden etkilenmem için illa ağlatması gerekiyor yani. Ve şuna bir açıklık getirmek istiyorum, birini sevmek tüm fikirleriyle, dünya görüşüyle onunla aynı olmayı gerektirmez. Birini tüm görüşlerine katılmadan veya her hareketini onaylamadan da sevebilirsiniz, buna bir fikre sahip olmak ve insan olmak deniyor sanırım. Birine hayran olanların hayran oldukları kişinin her şeyini uyguladıkları, destekledikleri gibi bir algı yerleşmiş de, bazı kişiler için geçerli olabilir elbette, hiçbir zaman genelleme yapamayız ama ne kadar takıntılı olursak olalım bu kadar körleşmedik bence. Yani hatrı sayılır miktarda insanımız. Yazıya devam etmek isterdim ama şu an arkada piyano versiyonu çalan bir şarkıyı söylüyorum ve dışarı çıkmamız gerekiyor. Birkaç video bırakıp gideceğim. Bunlar özenle seçtiklerim de değil hem, sabah kalktığımda izlediklerim, tekrar izlesem de pişman olmadığım videolar.
Demek istediğim hep ağlayan aşırı duygusal bir insan da sayılmam tamamen. Bu hal hayatımın çoğunu kaplıyor olabilir ama aynı zamanda güldüğümde arkasını alamayan biriyim. İzlediğim şeylerden etkilenmem için illa ağlatması gerekiyor yani. Ve şuna bir açıklık getirmek istiyorum, birini sevmek tüm fikirleriyle, dünya görüşüyle onunla aynı olmayı gerektirmez. Birini tüm görüşlerine katılmadan veya her hareketini onaylamadan da sevebilirsiniz, buna bir fikre sahip olmak ve insan olmak deniyor sanırım. Birine hayran olanların hayran oldukları kişinin her şeyini uyguladıkları, destekledikleri gibi bir algı yerleşmiş de, bazı kişiler için geçerli olabilir elbette, hiçbir zaman genelleme yapamayız ama ne kadar takıntılı olursak olalım bu kadar körleşmedik bence. Yani hatrı sayılır miktarda insanımız. Yazıya devam etmek isterdim ama şu an arkada piyano versiyonu çalan bir şarkıyı söylüyorum ve dışarı çıkmamız gerekiyor. Birkaç video bırakıp gideceğim. Bunlar özenle seçtiklerim de değil hem, sabah kalktığımda izlediklerim, tekrar izlesem de pişman olmadığım videolar.
İlham Mı Gelse Ne...
Son zamanlarda etrafımdaki her şeyden çok çabuk etkilendiğimi fark ettim. Etkilenmek kötü anlamda değil ama, ingilizce şiir yazmaya başladığımdan içimdekileri oraya dökmek öyle tatmin edici geliyor ki artık ilgimi çeken, beni üzen her şeyi toplamaya çalışıyorum defterimde. Ki zaman ayırabildiğimde kelimelerle oynayabileyim, ortaya fark etmeden garip ama hoşuma giden bazen uyaklı, bazen uyaksız şeyler çıkıyor. Yazdıklarıma hala tam olarak şiir demeye cesaret edemiyorum belki güvensizliğim yüzünden ama olsun bir şeyler yazıyoruz işte.
Kendimi gittikçe şu sanat denen şeyin içinde kaybettiğimi fark ettim. İçinde gezdiğim veya yarattığım dünyalarda öyle kayboluyorum ki bazen oturup hayatımla ne yapıyorum diye düşünmem gerekiyor. Geçen gün sevdiğim bir grubun canlı performans videosunu izlerken nasıl ağlamaya başladıysam kardeşim odama gelip iyi olup olmadığımı sordu. Bu hiç gurur duymadığım anımı buraya neden yazdım hiç bilmiyorum.
Sadece, bana bir şekilde ilham vermiş, hayatımda yer edinmiş şeyler karşıma çıktığında gözyaşlarımı tutamıyorum. Duygusal düşünmemden de kaynaklanabilir tabii güçlü ihtimalle. Değişik bir sevgi. Dün gece de soğukta anahtarını bulamadığım balkona pencereden elimde şiir defterim ve sandalyemle kaçak iniş yaptım mesela. Normalde hiçbir güç bana bunu yaptıramaz. İki şiirimi tamamladım balkonda durduğum bir buçuk saat içinde, ve üçüncüye başladım. Babamla ilgili yazdığım şiirde onu bir kek tavasına benzettim ama neyse, bence güzel de oldu. İngilizce yazdığım için yazarken sürekli araştırmam gerekiyor bir de. O soğukta her şeyden uzak kalmak için o soğuk balkonda durmayı bana sadece bir şeyler üretme, yaratma zevki yaptırabilir sanırım. Bir şeyler üretme hevesini de sevdiğim sanatçılardan aldığım içindir belki, en azından bir nedenidir, onlara bu kadar bağlı olmamın.
Kendimi gittikçe şu sanat denen şeyin içinde kaybettiğimi fark ettim. İçinde gezdiğim veya yarattığım dünyalarda öyle kayboluyorum ki bazen oturup hayatımla ne yapıyorum diye düşünmem gerekiyor. Geçen gün sevdiğim bir grubun canlı performans videosunu izlerken nasıl ağlamaya başladıysam kardeşim odama gelip iyi olup olmadığımı sordu. Bu hiç gurur duymadığım anımı buraya neden yazdım hiç bilmiyorum.
Sadece, bana bir şekilde ilham vermiş, hayatımda yer edinmiş şeyler karşıma çıktığında gözyaşlarımı tutamıyorum. Duygusal düşünmemden de kaynaklanabilir tabii güçlü ihtimalle. Değişik bir sevgi. Dün gece de soğukta anahtarını bulamadığım balkona pencereden elimde şiir defterim ve sandalyemle kaçak iniş yaptım mesela. Normalde hiçbir güç bana bunu yaptıramaz. İki şiirimi tamamladım balkonda durduğum bir buçuk saat içinde, ve üçüncüye başladım. Babamla ilgili yazdığım şiirde onu bir kek tavasına benzettim ama neyse, bence güzel de oldu. İngilizce yazdığım için yazarken sürekli araştırmam gerekiyor bir de. O soğukta her şeyden uzak kalmak için o soğuk balkonda durmayı bana sadece bir şeyler üretme, yaratma zevki yaptırabilir sanırım. Bir şeyler üretme hevesini de sevdiğim sanatçılardan aldığım içindir belki, en azından bir nedenidir, onlara bu kadar bağlı olmamın.
8 Mart 2016 Salı
Biçim Örnekleri
Gazel Örneği
Matla’ Gitdün amma ki kodun hasret ile canı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile
Hüsn-i matla Devr-i meclis bana girdâb-ı belâdur sensüz
Mey-i zehrâb-ı sitem sâgar-ı gerdanı bile
Bağa sensüz bakamam çeşmüme âteş görinür
Gül-i handanı degül serv-i hırâmânı bile
Hüsn-i makta’ Sîneden derd ile bir âh ideyin kim dönsün
Aksine çarh-ı felek mihr-i dırahşânı bile
Makta’ ve Talıallüs Hâr-ı firkatle Neşâtî-i hazînün vâ-hayf
Dâmen-i ülfeti çâk oldı girîbânı bile
Neşâtî
Kaside Örneği
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su
(Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere göz yaşımdan
su saçma ki, bu kadar (çok) tutuşan ateşlere su fayda
vermez.)
Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su
(Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa
gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök
kubbeyi kaplamıştır, bilemem..)
Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su
(Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden
benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim
akarsu da zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana
getirir.)
Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su
(Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim
yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen
kirpiklerinin sözünü korka korka söyler.)
Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su
(Bahçıvan gül bahçesini sele versin (su ile
mahvetsin), boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine
su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz.)
Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su
(Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi,
gözlerine kara su inse (kör olsa, kör oluncaya kadar
uğraşsa yine de) gubârî (yazı)sını, senin yüzündeki
tüylere benzetemez. )
Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola
Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su
(Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim
ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek
dileği ile dikene verilen su boşa gitmez.)
Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su
(Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan
bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su
vermek hayırlı bir iştir.)
İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su
(Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste
ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır,
söndür. Susuzum bu defa da benim için su ara.)
Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su
(Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su
içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum,
sofular da kevser istiyorlar.)
Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su
(Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin
bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş
salınışlı; serviyi andıran sevgiliye aşık olmuş.)
Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su
(Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden
kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere
bırakamam.)
Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su
(Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem,
öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla
sevgiliye su sunun.)
Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger
Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su
(Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dikbaşlılık
ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi
(yalvarıp aracı olması bu dikbaşlılığından)
kurtarabilir.)
İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağınun mizâcına gire kurtara su
(Gül fidanı bir hile ile (meşhur gül ve bülbül
efsanesindeki gibi yine) bülbülün kanını içmek
istiyor; bunu engelleyebilmek için suyun gül
dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını
değiştirmesi gerekir.)
Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su
(Su Hz. Muhammed’in (s.a.v) yoluna uymuş (ve bu hâli
ile) dünya halkına temiz yaratılışını açıkça
göstermiştir.)
Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ
Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su
(İnsanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz.
Muhammed’in s.a.v) mucizeleri kötülerin ateşine su
serpmiştir.)
Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su
(Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını
tazelemek için (ve onun) mucizesinden dolayı su
meydana çıkarmıştır.)
Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su
(Hz. Peygamberimiz’in mûcizeleri dünyada uçsuz
bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan (o
mucizelerden), ateşe tapan kâfirlerin binlerce
mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.)
Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ
Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su
(Mihnet günü Ensâr’a parmağından su verdiğini (bir
mucize olarak parmağından su akıttığını) kim işitse
hayret ile (şaşa kalarak) parmağını ısırır.)
Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su
(Dostu yılan zehri içse (bu zehir onun dostu için) âb-
ı hayat olur. Aksine düşmanı da su içse (o su,
düşmanına) elbette yılan zehrine döner.)
Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su
(Abdest (almak) için el uzatıp gül (gibi olan)
yanaklarına su vurunca (sıçrayan) her bir su
damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.)
Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su
(Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan
taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.)
Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su
(Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık
salmak (orayı aydınlatmak) ister. Eğer parça parça da
olsa o eşikten dönmez.)
Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su
(Sarhoşlar içkiden sonra gelen bat adrysını gidermek
için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na’tının
zikrini dillerinde tekrarlamayı (dertlerine)
derman bilirler.)
Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su
(Ey Allah’ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı!
Susamışların (susuzluktan dudağı kurumuşların) yanıp
dâimâ su diledikleri gibi (ben de) seni özlüyorum.)
Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi’râc’da
Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su
(Sen o kerâmet denizisin ki mi’râc gecesinde feyzinin
çiyleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.)
Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su
(Kabrini yenileyen (tamir eden) mimara su lazım olsa,
güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel
su iner.)
Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su
(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış,
(ama) o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden
ümitliyim.)
Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su
(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin (alelâde)
sözleri, nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su
(damlası) gibi birer inci olmuştur.)
Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su
(Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan
düşkün (yahut aşık) göz, (sana duyduğu) hasretten su
(gözyaşı) döktüğü zaman,)
Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su
(O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat
çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını
ummaktayım.)
Şair Fuzuli
Amma da uzunmuş ha.
Mesnevi Örneği
Dîbâce-i Eş'âr-ı Gül-i Sad-Berg
1. Seherden seyre vardum murgzâra
Hezârân murg gördüm geldi zara
2. Gül ü lâleyle zeyn olmış çemenler
Oyuna girdi gönlekcek semenler
3. Çü gördüm nakş-ı Erjeng oldı sahra
Edüp bir nice rengîn şi'r peyda
4. Kadem basdum izâr-ı mihr ü mâha
Ki tâ erdüm cenâb-ı Pâdişâha
5. Yüzüm sürüp çemenler gibi hâke
Du'âlar eyledüm ol zât-ı pâke
6. Oluban bîd bergi gibi lerzân
Nihâl-i erguvan-veş derledüm kan
7. Sunup bu nazmı dest-i Şehriyâra
Gül-i sad-bergi irgürdüm bahara
Hayalî Bey
Kıta Örneği
İlm kesbiyle pâye-i rif'at
Ârzû-yı muhâl imiş ancak
Aşk imiş her ne var âlemde
ilm bir kîl ü kâl imiş ancak (Fuzulî)
Müstezat Örneği
Bülbül yetişir bağrımı hûn etti figânın
Zabt eyle dehânın
Hançer gibi deldi yüreğim tîg-i zebânın
Te'sîr-i lisânın
Rubai Örneği
Esrârını dil zaman zaman söyler imiş
Hengâme-i gamda dâstan söyler imiş
Aşk ehli olup da mihnet-i hicrâne
Ben sabr iderin diyen yalan söyler imiş
Azmizade Haleti
Yukarıdaki Rubainin Günümüz Türkçesiyle Karşılığı
Gönül, sırlarını zaman zaman söylermiş.
Gama düştüğü zaman destan söylermiş.
Âşık olup da ayrılık acısına,
Ben sabrederim diyen yalan söylermiş.
Tuyuğ Örneği
Işkın odına gönül pervânedür
Tâkatüm yoh bilmezem pervâ nedür
Fursat olınca gönül sen yanadur
Âşıkun âyîni budur ya nedür (Seyyid Nesimî)
Murabba Örneği
Nedendir bilsem ey bülbül figânın
Açarsın ellere râz-ı nihânın
Niçin hâr-ı belâdır âşiyânın
Vefâ-dâr olmadı mı gül-sitânın
Dem-â-dem ney gibi efgân edersin
Diken zahmıyla bağrın kan edersin
Dilinle sırrını destân edersin
Sana yâr olmadı mı dil-sitânın
Tenin hâkister etti nâr-ı âhın
Dükenmez dâhı âh-ı subh-gâhın “
Oluptur keşf-i râz etmek günâhın
Anınçin hâr-ı mihnettir mekânın
Var öğren aşk işin pervaneden sen
Ki olmuş ana âteş sahn-ı gülşen
Nedir bu girye vü feryâd u şiven
Kokarken güllerini bûsitânın
Visâl-i nev-bahâra olma hurrem
Dolu hâr-ı cefadır bâğ-ı âlem “em” tam uyak
Yürü Aşkî gibi eyle dem-â-dem
Duâ-yı devletin şâh-ı cihânın
AŞKİ
Şarkı Örneği
Kimlerüñ çeþmine ol sîne bu þeb nûr oldý
Nereye gitdi o her-câyî o meh-pâre 'aceb
Kimlerüñ yâresine merhem-i kâfûr oldý
Kandedür kande o zâlim o sitem-kâre 'aceb
Tekrib-i Bent Örneği
Sâdıkları tahkîr ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı
(Sâdık kişileri aşağılama, reddetme benimsenir oldu; hırsızlara ikram ve yardım yeni çıktı)
Terci-i Bent Örneği
1
Tâli' oldı neyyir-i ikbâl-i devlet subhdem
Şu'le saldı âleme necm-i hidâyet subhdem
Kâ'inâtı kıldı mir'ât-ı cemâl-i şâhdan
Gark-ı envâr-ı hidâyet Rabb-ı izzet subhdem
Çokdan eylerdi cemâl-i bâ-kemâlin arzu
Ber-murâd oldı hele tâc-ı sa'âdet subhdem
Şeş cihâtı rûşen itdi taT atından gün gibi
Buldı ziynet çârsû-yı mülk ü millet subhdem
Nâgehân bir toz kopardı bâd-ı pây-ı devleti
Rûşen oldı dîde-i a'yân-ı hazret subhdem
Nevbet ol şâh-ı cevân-baht-ı cinânundur deyu
Çaldılar eflâkden kûs-ı beşaret subhdem
Âfitâb-ı âlem-ârâ gibi zerrin tâc ile
Taht-ı sîmîn üzre saldı ferr-i devlet subhdem
Sâye-i Yezdan penâh-ı dîn ü devlet Hân Murad
Dâver-i devrân mu'izz-i saltanat Sultân Murâd
5
Gül gibi halkı nesîm-i hulkı handan eylesün
Nevbahâr-ı adli âfâkı gülistan eylesün
Âsumânun gâşe-i bâm-ı zümürrüd-fâmına
Kadri tâvûsı çıkup gün gibi cevlân eylesün
Kârgâh-ı dîn ü devletde düşen duşvâr işin
Hak Te'âlâ hazreti lutfından âsân eylesün
Târ-ı zülfü turra-i hûbân-ı müşgîn-mû gibi
Sâl-i ikbâlin Huda bî-hadd ü pâyân eylesün
Karşusında ayagun tursun mülûk el baglasun
Kendü çıksun bârgâh-ı adle dîvân eylesün
Şevket-i Iskenderi dârât-ı Dârâ bî-kusûr
Mesnedün şimdengeru taht-ı Süleyman eylesün
Mülk-i Mısra nitekim bir bendesin sultân ider
Bir kulın salsun diyâr-ı Çine hâkân eylesün
Sâye-i Yezdan penâh-ı dîn ü devlet Hân Murâd
Dâver-i devrân mu'izz-i saltanat Sultân Murâd
(5 bend)
Naat Örneği
Gönül hun oldu şevkinden boyandım ya Resulallah,
Nasıl bilmem bu nirana dayandım ya Resulallah,
Ezel bezminde bir dinmez figandım ya Resulallah,
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Resulallah....
(...)
Kaynakça
http://www.turkedebiyati.org/
http://www.sonpeygamber.info/
http://www.liseedebiyat.com/
http://edebiyatforum.com/
http://www.turkedebiyati.org/
http://mesnevi-ornekleri.nedir.org/
http://www.edebiyatkonulari.com/
Divan Edebiyatındaki Nazım Biçimleri
Bugün okula gitmedim hocacığım ödev vermiş peki...
Konuya bir baktım da sınavdan önce tekrar için verilmiş gibi geldi. Bir de bu içerikte biçimleri tanıtmaya, sonrakinde örneklerini vermeye karar verdim zira içerik gereksiz uzayacak gibi geldi hepsini tek yayında alırsam. Örneklerin olduğu içeriğin bağlantısını da aşağılara bir yerlere koyarım.
Divan Edebiyatı Nazım Biçimleri
1. GAZEL: Özellikle aşk, güzellik ve içki konusunda yazılmış belirli biçimdeki şiirlere denir. Beyit sayısı genellikle 5-9 arasında değişir. Gazelin ilk beyti mutlaka kendi arasında uyaklı olur.Bu ilk beyte “matla”, son beyte ise “makta” adı verilir. Bir gazelin en güzel beytine “beyt-ül gazel”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “mahlas beyti” denir. Beyitleri arasında anlam birliği bulunan gazele “yek-âhenk”, aynı güç ve güzellikte beyitlerden oluşan gazele de “yek-âvâz” gazel adı verilir.
2. KASİDE: Din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla belirli kurallar içinde yazılan uzun şiirlerdir. En az 33, en çok 99 beyitten oluşur. Kasidenin en güzel beytine “beyt-ül kaside”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “taç-beyt” adı verilir.
3. MESNEVİ: Her beyti kendi içinde uyaklı uzun nazım biçimidir.Bir anlamda Divan edebiyatında manzum hikayelerin yazıldığı bir biçim olarak da tanımlayabiliriz. Mevlânâ’nın ünlü tasavvufi mesnevisi 25.700 beyitten oluşmuştur. Mesneviler aşk, dini ve tasavvufi, ahlaki-öğretici, savaş ve kahramanlık, bir şehri ve şehrin güzelliklerini anlatma, mizah gibi türlü konularda yazılmıştır.
4. KITA: Yalnız ikinci ve dördüncü dizeleri birbiriyle uyaklı iki beyitlik nazım biçimidir. Beyitler arasında anlam birliği bulunur. Pek çok konuda yazılabilir.
5. MÜSTEZAT: Gazelin özel bir biçimine denir. Uzun dizelere kısa bir dize eklenerek yazılır. Uzun ve kısa dizeler gazel gibi kendi aralarında uyaklanırlar. Kısa dizelere “ziyade” adı verilir.
Bentlerde Kurulan Nazım Biçimleri
RUBÂİ: Dört dizelik ve kendine özgü ayrı ölçüsü olan bir nazım biçimidir. Konusu daha çok dünya görüşüne ve şairin felsefi düşüncelerine yöneliktir. Edebiyatımızda bu türün en başarılı son temsilcisi olarak Yahya Kemal gösterilmektedir.
TUYUĞ (TUYUK): Rubâi gibi dört dizelik bir nazım biçimidir. Edebiyatımızda en çok tuyuğ yazmış şair Kadı Burhanettin’dir. Bu biçim yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. (Rubai, İran edebiyatından geçmedir).
Birden Çok Dörtlükler
MURABBA: Dört dizelik kıtalardan oluşur. Bent sayısı 3-7 arasında değişir. Her konuda yazılır.
ŞARKI: Genellikle aşk, içki, eğlence konularında yazılan dört dizelik nazım biçimidir. Biçim bakımından “murabba”ya benzer. Çoğunlukla bestelenmek için yazılır. Bu biçim de tuyuğ gibi yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. “Şarkı” biçiminin yaratıcısı ve en güçlü şairi Nedim’dir.
Not: Divan edebiyatında üçlü ya da daha çok mısralı bentlerden meydana gelmiş nazım şekillerinin genel adı MUSAMMAT’tır. Yani dört dizeden oluşan murabba, şarkı gibi biçimlerin; beş dizeden oluşan tahmis, taştir, tardiyye gibi biçimlerin ya da altı veya daha çok dizeden oluşan biçimlerin tümünün üst başlığı MUSAMMAT’tır.
TERKİB-İ BENT: Bentlerle kurulan bir nazım biçimidir. Her bent, sayısı 5-10 arasında değişen beyitlerden oluşur. Bendin son beytine “vasıta beyti” denir. Terkib-i bentte vasıta beyti her beytin sonunda değişir ve vasıta beyti mutlaka kendi içinde uyaklı olur.
Terkib-i bentlerde genellikle talihten ve hayattan şikayetler, dini, tasavvufi, felsefi düşünceler anlatılmış, toplumsal yergi niteliğinde eleştirilere yer verilmiştir.
TERCİ-İ BENT: Biçim bakımından terkib-i bente benzer ; ancak vasıta beyti her bendin sonunda değişmez ve aynen tekrarlanır. Konularında daha çok Tanrının gücü, evrenin sonsuzluğu, doğanın ve yaşamın karşıtlıkları vardır.
Divan Edebiyatı Nazım Türleri
TEVHİT VE MÜNACÂT: Tanrının birliğini ve yüceliğini anlatan şiirlere tevhit, Tanrıya yapılan yalvarış ve yakarışları anlatan şiirlere de münacât denir. Daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır.
NAAT: Hz. Muhammed’i övmek için yazılan şiirlere denir. Bunlar da daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır.
MERSİYE: Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak için yazılan şiirlerdir. Genellikle terkib-i bent biçimiyle yazılmıştır. (Bu türün, Eski Türk Edebiyatı’ndaki adı sagu, Halk Edebiyatı’ndaki adı ise ağıttır).
METHİYE: Bir kimseyi övmek için yazılan şiirlerdir. Bunlar da genellikle kaside biçiminde yazılmıştır.
HİCVİYE: Bir kimseyi yermek için yazılan şiirlerdir.
FAHRİYE: Şairlerin kendilerini övmek amacıyla yazdıkları şiirlerdir.
Not: Divan edebiyatında bir şairin şiirine, başka bir şair tarafından aynı ölçü, uyak ve redifle yazılan benzerine “Nazire” denir. Bu, nazire yazan şairin diğer şaire karşı duyduğu saygı ve beğeniden ileri gelmektedir. Edebiyatımızda bu türde de pek çok ürün verilmiştir.
Konuya bir baktım da sınavdan önce tekrar için verilmiş gibi geldi. Bir de bu içerikte biçimleri tanıtmaya, sonrakinde örneklerini vermeye karar verdim zira içerik gereksiz uzayacak gibi geldi hepsini tek yayında alırsam. Örneklerin olduğu içeriğin bağlantısını da aşağılara bir yerlere koyarım.
Divan Edebiyatı Nazım Biçimleri
1. GAZEL: Özellikle aşk, güzellik ve içki konusunda yazılmış belirli biçimdeki şiirlere denir. Beyit sayısı genellikle 5-9 arasında değişir. Gazelin ilk beyti mutlaka kendi arasında uyaklı olur.Bu ilk beyte “matla”, son beyte ise “makta” adı verilir. Bir gazelin en güzel beytine “beyt-ül gazel”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “mahlas beyti” denir. Beyitleri arasında anlam birliği bulunan gazele “yek-âhenk”, aynı güç ve güzellikte beyitlerden oluşan gazele de “yek-âvâz” gazel adı verilir.
2. KASİDE: Din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla belirli kurallar içinde yazılan uzun şiirlerdir. En az 33, en çok 99 beyitten oluşur. Kasidenin en güzel beytine “beyt-ül kaside”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “taç-beyt” adı verilir.
3. MESNEVİ: Her beyti kendi içinde uyaklı uzun nazım biçimidir.Bir anlamda Divan edebiyatında manzum hikayelerin yazıldığı bir biçim olarak da tanımlayabiliriz. Mevlânâ’nın ünlü tasavvufi mesnevisi 25.700 beyitten oluşmuştur. Mesneviler aşk, dini ve tasavvufi, ahlaki-öğretici, savaş ve kahramanlık, bir şehri ve şehrin güzelliklerini anlatma, mizah gibi türlü konularda yazılmıştır.
4. KITA: Yalnız ikinci ve dördüncü dizeleri birbiriyle uyaklı iki beyitlik nazım biçimidir. Beyitler arasında anlam birliği bulunur. Pek çok konuda yazılabilir.
5. MÜSTEZAT: Gazelin özel bir biçimine denir. Uzun dizelere kısa bir dize eklenerek yazılır. Uzun ve kısa dizeler gazel gibi kendi aralarında uyaklanırlar. Kısa dizelere “ziyade” adı verilir.
Bentlerde Kurulan Nazım Biçimleri
RUBÂİ: Dört dizelik ve kendine özgü ayrı ölçüsü olan bir nazım biçimidir. Konusu daha çok dünya görüşüne ve şairin felsefi düşüncelerine yöneliktir. Edebiyatımızda bu türün en başarılı son temsilcisi olarak Yahya Kemal gösterilmektedir.
TUYUĞ (TUYUK): Rubâi gibi dört dizelik bir nazım biçimidir. Edebiyatımızda en çok tuyuğ yazmış şair Kadı Burhanettin’dir. Bu biçim yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. (Rubai, İran edebiyatından geçmedir).
Birden Çok Dörtlükler
MURABBA: Dört dizelik kıtalardan oluşur. Bent sayısı 3-7 arasında değişir. Her konuda yazılır.
ŞARKI: Genellikle aşk, içki, eğlence konularında yazılan dört dizelik nazım biçimidir. Biçim bakımından “murabba”ya benzer. Çoğunlukla bestelenmek için yazılır. Bu biçim de tuyuğ gibi yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. “Şarkı” biçiminin yaratıcısı ve en güçlü şairi Nedim’dir.
Not: Divan edebiyatında üçlü ya da daha çok mısralı bentlerden meydana gelmiş nazım şekillerinin genel adı MUSAMMAT’tır. Yani dört dizeden oluşan murabba, şarkı gibi biçimlerin; beş dizeden oluşan tahmis, taştir, tardiyye gibi biçimlerin ya da altı veya daha çok dizeden oluşan biçimlerin tümünün üst başlığı MUSAMMAT’tır.
TERKİB-İ BENT: Bentlerle kurulan bir nazım biçimidir. Her bent, sayısı 5-10 arasında değişen beyitlerden oluşur. Bendin son beytine “vasıta beyti” denir. Terkib-i bentte vasıta beyti her beytin sonunda değişir ve vasıta beyti mutlaka kendi içinde uyaklı olur.
Terkib-i bentlerde genellikle talihten ve hayattan şikayetler, dini, tasavvufi, felsefi düşünceler anlatılmış, toplumsal yergi niteliğinde eleştirilere yer verilmiştir.
TERCİ-İ BENT: Biçim bakımından terkib-i bente benzer ; ancak vasıta beyti her bendin sonunda değişmez ve aynen tekrarlanır. Konularında daha çok Tanrının gücü, evrenin sonsuzluğu, doğanın ve yaşamın karşıtlıkları vardır.
Divan Edebiyatı Nazım Türleri
TEVHİT VE MÜNACÂT: Tanrının birliğini ve yüceliğini anlatan şiirlere tevhit, Tanrıya yapılan yalvarış ve yakarışları anlatan şiirlere de münacât denir. Daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır.
NAAT: Hz. Muhammed’i övmek için yazılan şiirlere denir. Bunlar da daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır.
MERSİYE: Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak için yazılan şiirlerdir. Genellikle terkib-i bent biçimiyle yazılmıştır. (Bu türün, Eski Türk Edebiyatı’ndaki adı sagu, Halk Edebiyatı’ndaki adı ise ağıttır).
METHİYE: Bir kimseyi övmek için yazılan şiirlerdir. Bunlar da genellikle kaside biçiminde yazılmıştır.
HİCVİYE: Bir kimseyi yermek için yazılan şiirlerdir.
FAHRİYE: Şairlerin kendilerini övmek amacıyla yazdıkları şiirlerdir.
Not: Divan edebiyatında bir şairin şiirine, başka bir şair tarafından aynı ölçü, uyak ve redifle yazılan benzerine “Nazire” denir. Bu, nazire yazan şairin diğer şaire karşı duyduğu saygı ve beğeniden ileri gelmektedir. Edebiyatımızda bu türde de pek çok ürün verilmiştir.
Oh oh kopyala yapıştır az oralarıma buralarıma da kopyala yapıştır Bengisu.
Bulunamama ihtimaline karşı örnekler için buraya tık.
Bulunamama ihtimaline karşı örnekler için buraya tık.
Kaynakça
http://www.xn--edebiyatgretmeni-twb.net/
4 Mart 2016 Cuma
Sanırım Bir Şeyler Yazdım...
Şimdi öncelikle bu bloga neden hala yazı eklediğim konusunda pek fikrim yok. Sanırım bir şekilde bazı zamanlar zaman geçirecek veya zehrimi akıtacak, biraz olsun aklımı başka bir şekilde meşgul edebileceğim bir yol gibi geliyor burası bana. Burası ne ara bu pozisyona geldi bilmiyorum ama içimdekileri vs. döktüğüm bir defterim yok tüm gün yerimde oturup çeviri falan yapıyorum. Geçen gün dil ve anlatım ödevini yapmadığım okulda aklıma geldi ödev ise betimleyici ve öyküleyici anlatımı kullanarak bir kompozisyon yazmaktı. Nedense bu dersin ödevlerini hep unutuyorum yani bu da okulda aklıma geldi. Gerçi evde aklıma gelseydi bir konu bulabilecek miydim ondan da emin değilim, muhtemelen yazmayacaktım. Her neyse sabah okula geldim -kulaklıklarım takılı elbette- aklıma dil anlatım ödevi geldi iki dakikada bir şeyler yazayım diye defteri önüme açtım daha ilk ders başlamamışken kulaklıklarım takılıyken bari nasıl hissettiğimi, müziğin bana etkisini falan yazayım dedim, öyküleyici veya betimleyici herhangi bir yanı yoktu belki ama en azından boş kağıttan iyi olur diye düşündüm, hoca zaten ödevleri okutmuyordu kontrol etse bile.
Kesinlikle beni garipseyen insanlara izletmek istediğim bir video ama aralarından hiçbirinin ingilizcesi buradakileri anlayacak kadar iyi değil, yanlış anlaşılmasın; küçümsemiyorum ki zaten nefret ettiğim bir şeydir, sadece, öyle işte. Ben anlatmaya çalışınca anlamıyorlar üstelik karışık anlatmamak için elimden geleni yaptığım halde, sonra ben garip konuşan asosyal kız oluyorum. Her neyse küçük bir açıklayayım; efenim fan grupları ortak olarak bir sanatçıyı, şarkıcıyı veya bir ismi seven insanların toplandıkları yerlerdir. Somut bir yerden bahsetmiyorum tabi ki. Ünlü bir kişiyi -her zaman ünlü olmak zorunda bile değil- birkaç tane insanın ortak sevgisinin yükselttiği -tabi sevilen kişilik yükselmeyi hak ediyorsa başka- gruplardır aslında bir açıdan bakınca bayağı da eğlenceli bir olay. Birçok insanla aynı duyguları paylaştığını bilmek, sevdiğiniz kişilik, eğer kişilik veya yaptığı iş olarak da sizi yansıtıyorsa hemen ardından gelen AHA YALNIZ DEĞİLMİŞİİM hissi ve daha bir sürü şey.
Aslında söz konusu kişiliği veya kişilikleri aşırı sevme, -şarkıları öylesine bir anda denk geldiğinde gözlerin dolması, aşırı duygulanma, bir fotoğrafını gördüğünde gelen gururlu ebeveyn hissi- bunu yaşayan insanların temelde yalnız olduğunu gösteriyor bence. Annemle sevdiğim şarkıları paylaşıp hikayelerini anlattığımda, bana etkilerini anlattığımda bana biz seni çok mu yalnız bıraktık acaba demişti, o anki ses tonu bile aklımdadır tam mezar taşına yazmalık söz.
Şöyle ki küçük yaştan beri bilgisayarla iç içeyim, buna küçükken babamın eski dükkanındaki bilgisayarda paintten resim çizdiğim zamanlar da dahil. Şu cümleleri yazarken aklıma geldi de beni insanlardan uzaklaştıran şey tamamen bilgisayar değil. Kendimi hatırladığım zamanlara gittim de bir süre, annem ve babam çalıştığı ve kimseye güvenmedikleri için -bir de kimsemiz yoktu başka beni isteyen- hafta içleri sabahtan akşama kadar babaannemlerde kalırdım. Dışarı çıkmazdım çünkü babaannemin zaten ev işleri vardı, bir de her öğünde bana yemek hazırlıyordu vs. arada dedemle dışarı çıkıyorduk ama hatırladığım kadarıyla o zaman da çok atılgan değildim. Bindiğim salıncak önümdeki birine çarpabilir diye salıncak çarpabilecek mesafeye savrulana kadar ağlamıştım. Evet o saniyeler içerisinde bunları düşünüp birini istemeden yaralayacağım diye ağlamıştım. Neyin kafasıydı acaba. Neyse. Neredeydim ben salıncağa falan geldik??
Hah bilgisayarla şeyimdeydim. Zaten 6. sınıfta falan gözlük kullanmaya başladım bilgisayar alışkanlığım yüzünden. -yalan yalan 6. sınıfta gözlükle sınıfa girince bir çocuk Johnny Depp’e benzediğimi söylediğimde üzülüp 7. sınıfta takmaya başlamıştım, neden hakaret olarak aldıysam artık o zamanlar- Bir aralar televizyona çok takılıyordum babam sanırım o zamanlar beni başka şeylere yönlendirmek istemişti. Çünkü bilgisayarı sadece her hafta gittiğimiz marketin yanındaki korsan cdciden aldığımız cdleri izlemek için kullandığım bir zaman da hatırlıyorum ama kronolojisi yok bunların hiçbirinin. Ama şu an bilgisayar ineği olduğum halimi televizyon ineği olmaya tercih ederdim yine de. Çünkü bilgisayar sayesinde dokuz-on yaşlarındayken bir bloğum vardı, müzik ve ingilizceyle erken tanışmıştım, youtube’dan ingilizce seslendirilmiş miniş videoları, arka plana müzik yerleştirilmiş fan yapımı videolar falan izliyordum ve işin komik tarafı, kendi kendime çalan yabancı şarkıları ve ingilizce diyalogları tekrar ediyordum, hiçbir şey anlamasam bile. Dışarıya hiçbir zaman ilgim olmadı bak bunun nedenini henüz çözemedim, bilincimin yerinde olmadığı zamanlarda kalmış olabilir bunun nedeni. Ben bunları yaparken yaşıtlarım dışarıda diğer yaşıtlarıyla oyun oynuyordu, geziyordu ve daha birçok şey. Ben ise kendime küçük bir dünya yaratmış, orada sevdiğim şeylerle vakit geçiriyordum. Ki, şimdi fark ettim de hiçbir şey değişmemiş...
Bak şimdi derinden girdim olayı nasıl sadece müziğe bağlayacağım onu düşünüyorum. Muhtemelen bölüm bölüm kesmem gerekir zira yazı şimdiden beni utandıracak kadar uzadı ve daha hiçbir şeyden bahsetmedim bile.
Hani ergenlikte gelir ya kimse beni sevmiyor yae kimsem yok ne yapacağım bari kötü düşüncelerimle başa çıkmak yerine kendime zarar vereyim hissi. Özellikle benim gibi tek başınaysanız olur ama yanınızda insan olması da fark etmiyor yani. Neyse o his geldiği zaman insan dışarıdan tutunacak bir dal ne bileyim bir şey arıyor, etrafında ona iyi gelen kimse yoksa başka arayışlar içine giriyor yani. Tabii bu her zaman benimki gibi youtube’da zaman öldürüp youtuber izlemek veya dinlediğin şarkıları daha fazla incelemek veya yeni şarkı, sanatçı keşfine çıkmak halinde olmuyor. Bana kalırsa zihin dağıtmanın en masum haline yakalandım da neyse. Paragrafın başında bahsettiğim duygular geldiğinde -en başından beri özgüvensiz bir fare olmam da yardımcı oldu tabi ki buna- benim de kendime zarar verdiğim zamanlar oldu, hatta daha tamı tamına 16 yıldır bile hayatta değilken kendime zarar vermeyi seçtiğim zamanlar çok uzak değil hani. -buralarda detaya girmeyeceğim neden o zamanlar da yalnızdım falan diye- Bir süre sonra sanırım daha böyle nasıl yaşanır dedim, madem yalnızım ve insanlarla iletişimde de çok kötüyüm, bari yapabildiğim tek şeyi yapayım da bilgisayarda depresif yerlerde gezinmeyi azaltayım dedim. Çünkü bir süre sonra hüzünlü ruh hali insana iyice yerleşiyor, sanki o ruh hali güvenli bulduğumuz tek şeymiş gibi dışarı adım atmaktan çekiniyoruz. Çünkü uzun zamandır depresiftik ve tam olarak mutlu olmanın nasıl bir şey olduğunu tanıyamıyor oluyoruz. Tanıdığın şeytan tanımadığından iyidir kafası.
Sayfalarda dolaştım, videolar izledim, diziler izledim, şarkı söyledim, şarkılar dinledim, yeni sanatçılar, yeni dünyalar ve yeni beyinler keşfettim. Bunlar bana çok şey kattı. Her şeyden önce ingilizcem gelişti, ingilizcem gelişirken kafamdaki şeytanlarla nasıl başa çıkacağımı az çok öğrendim, sevdiğim sanatçılarla bir sürü ortak yanımı keşfedip yeryüzünde sonunda beni anlayan birilerini bulduğum için aşırı sevindim ve belki de bu yüzden bağlandım onlara. Bir aralar olumsuzlukları tamamen hayatımdan çıkarmayı denedim, sonrasından beni daha kötü vurdular. Sonra yine düştüm, yine araştırdım, beynimi bilgilerle doldurdum, nelerle zaman geçirmek istediğime karar verdim ve bu sefer olumsuzlukları tamamen hayatımdan çıkarmak değil de onlarla bir şekilde ateşkes yapmak üzerine, düşünmeye başladım. Dinlediğim müzikler bana ilham verdi ve canımı acıtan şeyleri sanata dökerek sömürmeyi, canımı acıtan şeylerden faydalanmayı öğrendim. Şiirle alakası olmayan ben, bir sorunumla ilgili ingilizce şiir yazdım. Şarkıları çevirerek dinlediğim insanların beyinlerinde turlar attım, attıkça daha çok bağlandım, hayran oldum.
Bunları yaparken tek başımaydım. Babam küçüklüğümden beri başını öne eğdirmememi söylüyor ve geri çekiliyordu. İlkokuldayken bu cümleyi babamdan duymak omzuma neler yüklemişti o zamanlar bile ufaktan hissediyordum. Annem ise zaten ruhsal olarak çok farklı değildi benden. Annem de babam da çalışıyordu ve onlar eve geldiği zaman ben okuldan gelmiş, yemek yemiş, bilgisayara oturmuş oluyordum. Annem ve babam beni çok seviyordu kuşkusuz, ama arada yanıma gelip birkaç şey söyledikten sonra çekilip bir daha uğramamak da olmuyordu sanki. Belki çok yoğundular, onları suçlamıyorum zaten. Zaten meşgul olacak bir şeylerim vardı.
Belki de şu an bu kadar heyecanlı olmamın nedeni budur. Kimse yokken meşgul olmak için keşfettiğim sanatçılar, kişilikler haliyle bana çok şey kattığı için, hepsini kendimle özdeşleştirdiğim için, bir yerlerinde kendimi bulduğum için birilerine tanıtırken vs. aşırı heyecanlanırım. Beğenmezlerse beni beğenmiyorlarmış gibi hissederim çünkü. Sanki çok önemliymiş gibi.
Sanırım bir şeyler yazdım ya, *kaydırma çubuğunu yukarı aşağı iter* evet yazmışım.
Anam bir yazmaya başladım duramıyordum, bazen aklıma geliyordu şurayı kısa keseyim, şuradan girersem şuradan çıkmadan olmaz o yüzden girmeyeyim hiç falan diye düşünceler. Sonuç olarak ortaya toplamda bir sayfa yazı çıktı. Devam edebilir miydim, durup arada düşünmesem en az 15 sayfaya kadar yolu vardı temiz. Genelde çok fazla böyle kendimle veya düşüncelerimle ilgili yazmadığım için bir girdim mi duramam. Veya hala kendini bulma aşamasında olan güvensiz bir ergen olduğum için uzuyordu yazılar. Ama içime attığım veya beni üzen şeylerin kötü enerjisini kendi kafama değil başka şeylere doğrultup tetiğini öyle çekmeyi öğrendiğim için çok sıkıntı olmuyor benim cephemde. En fazla egzamam falan azıyor, hoş ona da alıştım artık kaşınıp duruyorum falan hehe. Her neyse bir de ben böyle beni etkileyen şeylerden bahsederken genelde duygusallaşırım. konuşuyorsam bir şey anlatamam, yazıyorsam da çok ayrıntıya girdiğim için anlaşılmam, gözlerim dolar. Bir zamanlar hiç ağlamıyorum ben euheuheu diye dolanıyordum şimdi en küçük şeyde gözlerim doluyor. Şu an bunları yazarken aynı anda yarın gideceğimiz yerdeki bir arkadaşıma -aramızda yaklaşık kırk yaş var ama olsun- çok sevdiğim bir grubu tanıtacağım, onun için oynatma listesi hazırlıyorum.
Ha bir de dil anlatım ödevini yazarken kısa kesmelerimin nedeni ise geri kalanları buraya dökeceğimdi sanırım. Aslında direk fan gruplarından girmek istemiyorum ama konu oraya kaçacak ister istemez. Öncelikle fan gruplarını anlattığı videosuna hayran olduğum bir youtuberın videosunu paylaşmak istiyorum, muhtemelen yaptığım bu şizofrence davranış hoş görünmeyecek ama paylaşayım yine de. Bu arada video İngilizce.
Aslında söz konusu kişiliği veya kişilikleri aşırı sevme, -şarkıları öylesine bir anda denk geldiğinde gözlerin dolması, aşırı duygulanma, bir fotoğrafını gördüğünde gelen gururlu ebeveyn hissi- bunu yaşayan insanların temelde yalnız olduğunu gösteriyor bence. Annemle sevdiğim şarkıları paylaşıp hikayelerini anlattığımda, bana etkilerini anlattığımda bana biz seni çok mu yalnız bıraktık acaba demişti, o anki ses tonu bile aklımdadır tam mezar taşına yazmalık söz.
Şöyle ki küçük yaştan beri bilgisayarla iç içeyim, buna küçükken babamın eski dükkanındaki bilgisayarda paintten resim çizdiğim zamanlar da dahil. Şu cümleleri yazarken aklıma geldi de beni insanlardan uzaklaştıran şey tamamen bilgisayar değil. Kendimi hatırladığım zamanlara gittim de bir süre, annem ve babam çalıştığı ve kimseye güvenmedikleri için -bir de kimsemiz yoktu başka beni isteyen- hafta içleri sabahtan akşama kadar babaannemlerde kalırdım. Dışarı çıkmazdım çünkü babaannemin zaten ev işleri vardı, bir de her öğünde bana yemek hazırlıyordu vs. arada dedemle dışarı çıkıyorduk ama hatırladığım kadarıyla o zaman da çok atılgan değildim. Bindiğim salıncak önümdeki birine çarpabilir diye salıncak çarpabilecek mesafeye savrulana kadar ağlamıştım. Evet o saniyeler içerisinde bunları düşünüp birini istemeden yaralayacağım diye ağlamıştım. Neyin kafasıydı acaba. Neyse. Neredeydim ben salıncağa falan geldik??
Hah bilgisayarla şeyimdeydim. Zaten 6. sınıfta falan gözlük kullanmaya başladım bilgisayar alışkanlığım yüzünden. -yalan yalan 6. sınıfta gözlükle sınıfa girince bir çocuk Johnny Depp’e benzediğimi söylediğimde üzülüp 7. sınıfta takmaya başlamıştım, neden hakaret olarak aldıysam artık o zamanlar- Bir aralar televizyona çok takılıyordum babam sanırım o zamanlar beni başka şeylere yönlendirmek istemişti. Çünkü bilgisayarı sadece her hafta gittiğimiz marketin yanındaki korsan cdciden aldığımız cdleri izlemek için kullandığım bir zaman da hatırlıyorum ama kronolojisi yok bunların hiçbirinin. Ama şu an bilgisayar ineği olduğum halimi televizyon ineği olmaya tercih ederdim yine de. Çünkü bilgisayar sayesinde dokuz-on yaşlarındayken bir bloğum vardı, müzik ve ingilizceyle erken tanışmıştım, youtube’dan ingilizce seslendirilmiş miniş videoları, arka plana müzik yerleştirilmiş fan yapımı videolar falan izliyordum ve işin komik tarafı, kendi kendime çalan yabancı şarkıları ve ingilizce diyalogları tekrar ediyordum, hiçbir şey anlamasam bile. Dışarıya hiçbir zaman ilgim olmadı bak bunun nedenini henüz çözemedim, bilincimin yerinde olmadığı zamanlarda kalmış olabilir bunun nedeni. Ben bunları yaparken yaşıtlarım dışarıda diğer yaşıtlarıyla oyun oynuyordu, geziyordu ve daha birçok şey. Ben ise kendime küçük bir dünya yaratmış, orada sevdiğim şeylerle vakit geçiriyordum. Ki, şimdi fark ettim de hiçbir şey değişmemiş...
Bak şimdi derinden girdim olayı nasıl sadece müziğe bağlayacağım onu düşünüyorum. Muhtemelen bölüm bölüm kesmem gerekir zira yazı şimdiden beni utandıracak kadar uzadı ve daha hiçbir şeyden bahsetmedim bile.
Hani ergenlikte gelir ya kimse beni sevmiyor yae kimsem yok ne yapacağım bari kötü düşüncelerimle başa çıkmak yerine kendime zarar vereyim hissi. Özellikle benim gibi tek başınaysanız olur ama yanınızda insan olması da fark etmiyor yani. Neyse o his geldiği zaman insan dışarıdan tutunacak bir dal ne bileyim bir şey arıyor, etrafında ona iyi gelen kimse yoksa başka arayışlar içine giriyor yani. Tabii bu her zaman benimki gibi youtube’da zaman öldürüp youtuber izlemek veya dinlediğin şarkıları daha fazla incelemek veya yeni şarkı, sanatçı keşfine çıkmak halinde olmuyor. Bana kalırsa zihin dağıtmanın en masum haline yakalandım da neyse. Paragrafın başında bahsettiğim duygular geldiğinde -en başından beri özgüvensiz bir fare olmam da yardımcı oldu tabi ki buna- benim de kendime zarar verdiğim zamanlar oldu, hatta daha tamı tamına 16 yıldır bile hayatta değilken kendime zarar vermeyi seçtiğim zamanlar çok uzak değil hani. -buralarda detaya girmeyeceğim neden o zamanlar da yalnızdım falan diye- Bir süre sonra sanırım daha böyle nasıl yaşanır dedim, madem yalnızım ve insanlarla iletişimde de çok kötüyüm, bari yapabildiğim tek şeyi yapayım da bilgisayarda depresif yerlerde gezinmeyi azaltayım dedim. Çünkü bir süre sonra hüzünlü ruh hali insana iyice yerleşiyor, sanki o ruh hali güvenli bulduğumuz tek şeymiş gibi dışarı adım atmaktan çekiniyoruz. Çünkü uzun zamandır depresiftik ve tam olarak mutlu olmanın nasıl bir şey olduğunu tanıyamıyor oluyoruz. Tanıdığın şeytan tanımadığından iyidir kafası.
Sayfalarda dolaştım, videolar izledim, diziler izledim, şarkı söyledim, şarkılar dinledim, yeni sanatçılar, yeni dünyalar ve yeni beyinler keşfettim. Bunlar bana çok şey kattı. Her şeyden önce ingilizcem gelişti, ingilizcem gelişirken kafamdaki şeytanlarla nasıl başa çıkacağımı az çok öğrendim, sevdiğim sanatçılarla bir sürü ortak yanımı keşfedip yeryüzünde sonunda beni anlayan birilerini bulduğum için aşırı sevindim ve belki de bu yüzden bağlandım onlara. Bir aralar olumsuzlukları tamamen hayatımdan çıkarmayı denedim, sonrasından beni daha kötü vurdular. Sonra yine düştüm, yine araştırdım, beynimi bilgilerle doldurdum, nelerle zaman geçirmek istediğime karar verdim ve bu sefer olumsuzlukları tamamen hayatımdan çıkarmak değil de onlarla bir şekilde ateşkes yapmak üzerine, düşünmeye başladım. Dinlediğim müzikler bana ilham verdi ve canımı acıtan şeyleri sanata dökerek sömürmeyi, canımı acıtan şeylerden faydalanmayı öğrendim. Şiirle alakası olmayan ben, bir sorunumla ilgili ingilizce şiir yazdım. Şarkıları çevirerek dinlediğim insanların beyinlerinde turlar attım, attıkça daha çok bağlandım, hayran oldum.
Bunları yaparken tek başımaydım. Babam küçüklüğümden beri başını öne eğdirmememi söylüyor ve geri çekiliyordu. İlkokuldayken bu cümleyi babamdan duymak omzuma neler yüklemişti o zamanlar bile ufaktan hissediyordum. Annem ise zaten ruhsal olarak çok farklı değildi benden. Annem de babam da çalışıyordu ve onlar eve geldiği zaman ben okuldan gelmiş, yemek yemiş, bilgisayara oturmuş oluyordum. Annem ve babam beni çok seviyordu kuşkusuz, ama arada yanıma gelip birkaç şey söyledikten sonra çekilip bir daha uğramamak da olmuyordu sanki. Belki çok yoğundular, onları suçlamıyorum zaten. Zaten meşgul olacak bir şeylerim vardı.
Belki de şu an bu kadar heyecanlı olmamın nedeni budur. Kimse yokken meşgul olmak için keşfettiğim sanatçılar, kişilikler haliyle bana çok şey kattığı için, hepsini kendimle özdeşleştirdiğim için, bir yerlerinde kendimi bulduğum için birilerine tanıtırken vs. aşırı heyecanlanırım. Beğenmezlerse beni beğenmiyorlarmış gibi hissederim çünkü. Sanki çok önemliymiş gibi.
Sanırım bir şeyler yazdım ya, *kaydırma çubuğunu yukarı aşağı iter* evet yazmışım.
26 Şubat 2016 Cuma
Devamı... Evet Dayanamadım...
Evet saat gece bir buçuk ve Bengisu bu saatte burada takılıp çeviri yapıyor.
“Geçen gece en inanılmaz rüyayı gördüm:
Aşıktım.
Ve o, o çok basitti. Bize genellikle bahsettikleri gibi değildi.
Rüyamda aşık olduğum insanın yüzünü hatırlamıyorum.
Ama ne hissettiğimi hatırlıyorum, en azından onun bir işareti kalbimde, parmak uçlarımın ucunda, sıkıştı.
Tenin yumuşaklığı, bir gülüşün sıcaklığı, her şeyin iyi olduğu hissi, hiçbir şeyi fazla incelemeye ihtiyacın olmadığının fark edilişi.
O yeterliydi.
Ben yeterliydim.
Aşık olmak gerçekten böyle mi hissettiriyordu?
Filmler bana en güzel okyanusta boğulmak gibi hissettirdiğini söylemişlerdi. Edebiyat bana gökyüzünde uçmak gibi olduğunu söylemişti.
Benim rüyamda, nefes almak gibiydi.”
Çevirisi bana ait. Orijinali ise dracoskywalker isimli tumblr bloğuna ait. Birazdan kendimi kaptırıp bütün hakları saklıdır falan yazacağımdan korkuyorum.
“Kimse seni acı çekmenden korumayacak. Acını ağlayıp, yemek yiyip, kendini aç bırakıp, yürüyüp gidip, yumruk atıp ve hatta terapiye gidip uzaklaştıramazsın. Acın sadece orada ve hayatta kalmak zorundasın. Ona katlanmak zorundasın. Onunla yaşamalı, onu sevmeli, yoluna devam etmeli ve bunda en iyisi olmalısın. İyileşmeye olan kendi arzuların tarafından inşa edilmiş köprünün karşısına, en iyi istikametinde ve en mutlu hayallerinle koşabildiğin kadar koşmalısın.”
Çeviri yine bana ait. Yazının orijinali “Tiny Beautiful Things” isimli kitaptaymış. Ben de gece ikide kazan gibi kafamla çevirmeye çalıştım umarım bir şeye benzemiştir yazarlardan özür diliyorum...
“Geçen gece en inanılmaz rüyayı gördüm:
Aşıktım.
Ve o, o çok basitti. Bize genellikle bahsettikleri gibi değildi.
Rüyamda aşık olduğum insanın yüzünü hatırlamıyorum.
Ama ne hissettiğimi hatırlıyorum, en azından onun bir işareti kalbimde, parmak uçlarımın ucunda, sıkıştı.
Tenin yumuşaklığı, bir gülüşün sıcaklığı, her şeyin iyi olduğu hissi, hiçbir şeyi fazla incelemeye ihtiyacın olmadığının fark edilişi.
O yeterliydi.
Ben yeterliydim.
Aşık olmak gerçekten böyle mi hissettiriyordu?
Filmler bana en güzel okyanusta boğulmak gibi hissettirdiğini söylemişlerdi. Edebiyat bana gökyüzünde uçmak gibi olduğunu söylemişti.
Benim rüyamda, nefes almak gibiydi.”
Çevirisi bana ait. Orijinali ise dracoskywalker isimli tumblr bloğuna ait. Birazdan kendimi kaptırıp bütün hakları saklıdır falan yazacağımdan korkuyorum.
“Kimse seni acı çekmenden korumayacak. Acını ağlayıp, yemek yiyip, kendini aç bırakıp, yürüyüp gidip, yumruk atıp ve hatta terapiye gidip uzaklaştıramazsın. Acın sadece orada ve hayatta kalmak zorundasın. Ona katlanmak zorundasın. Onunla yaşamalı, onu sevmeli, yoluna devam etmeli ve bunda en iyisi olmalısın. İyileşmeye olan kendi arzuların tarafından inşa edilmiş köprünün karşısına, en iyi istikametinde ve en mutlu hayallerinle koşabildiğin kadar koşmalısın.”
Çeviri yine bana ait. Yazının orijinali “Tiny Beautiful Things” isimli kitaptaymış. Ben de gece ikide kazan gibi kafamla çevirmeye çalıştım umarım bir şeye benzemiştir yazarlardan özür diliyorum...
Birkaç Kısa Çevirim, Sözler, Yazılar vs. Bengisu Sıkılıp İçerik Eklemeye Karar Verirse...
“Havadan sudan konuşmak istemiyorum. Mesaj at bana, ve merhaba demeden, bu sabah kız kardeşine neden o kadar kızdığını anlat. Neden boynunun sol yanında Avrupa şeklinde bir iz olduğunu anlat. O yaz büyükannenlerin evinde geçirdiğin zamanla ilgili paragraflar yolla bana. Ben yarı uyuyorken beni ara ve neden Tanrıya inandığını anlat bana. Babanı ağlarken ilk gördüğün zamanı anlat. Önemli görünmeyen şeylerle saatlerce devam et çünkü söylediğin her kelimeye bağlanıyor olacağım. Her şeyi anlat bana. Sadece havadan sudan konuşan birini istemiyorum.”
“Anlamayacak olanlara söyleme sakın, bilebileceğin en güzel şeyleri.”
“-Bu senin favorin! Yumurtalı ekmek!”
Çevirisini ben yaptım ama yazının orijinali endlessfreethrows isimli tumblr bloğuna ait.
Oğuz Atay
“+Ah... Tamam, peki neden siyah?”
“-Afrikan Amerikan terimini tercih ederim.”
Dizi repliği Skins adlı diziye ait. Şu an gördüğüm İngilizce alıntısındakini ben çevirip yazdım.
“Üstesinden gelmek unutmak anlamına gelmez, sadece acıyı dayanılır seviyeye, seni mahvetmeyen bir seviyeye indirmek anlamına gelir. Şu anda üstesinden gelme fikri düşünülemez. Düşünülemez, akıl almaz. Üstesinden gelmek istemiyorsun. Neden istemelisin ki? Bu senin sahip olduğun tek şey. Kibar kelimeler istemiyorsun, diğer insanların ne düşündüğünü umursamıyor veya düşünmüyorsun. Onlar birini kaybettiklerinde nasıl hissettiklerini umursamıyorsun, onlar sen değil, öyleler mi! İstediğin tek şey sahip olamadığın şeyler. Gitti. Asla geri gelmiyor. Kimse bunun nasıl hissettirdiğini bilmiyor. Kimse uzanıp orada olmayan ve artık olmayacak birine dokunmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyor. Kimse doldurulamaz boşluğun ne olduğunu bilmiyor.”
Tamamını ben çevirdim fakat yazının orijinali Kevin Brooks’a ait. Dava falan yemeyelim diye kaynak belirtiyorum tabi ki hocam.
Belki sonradan farklı içerikte bunlara devam ederim bilemiyorum.
Köpekgillerin Kralı
Peki, popülerlik neye göre biçimleniyor? Köpek popülerliği hakkında araştırmalar yürütmüş olan Brooklyn Üniversitesi psikoloji profesörü Stefano Ghirlanda sağlık, yaşam ünitesi ve davranışların, film rolleri kadar etkili olmadığını söylüyor. Başarılı bir filmde rol alan bir ırk, izleyen on yıl boyunca büyük rağbet görebiliyor. “Filmlerin etkisinin bu kadar güçlü olması bizi şaşırttı,” diyor Ghirlanda. En büyük sıçrama Collie ırkı için, 1943 yılında Lassie Eve Dön ve devam filmleri gösterime girince yaşanmış.
Ama popülerlik geri de tepebiliyor. AKC’den Gina DiNardo, “101 Dalmaçyalı filmi benekli köpeklere olan ilgiyi arttırmış olsa da, pek çok aile bu ırkı daha sonra fazla enerjik buldu,” diyor: “Adları kötüye çıktı ve gitgide gözden düştüler.” DiNardo’ya göre sürünün bir sonraki liderleri buldoglar olacak. -Rachel Hartigan Shea
25 Şubat 2016 Perşembe
Mantıku't-Tayr Araştırması
Şu an uyumam gerekirken aklıma bu ödev geldi ve neden olmasın dedim... Merhaba hocam... Üzerinize rahat bir şeyler alın zira birazdan karşılaşacağınız kopyala yapıştır selinde uyuyakalabilirsiniz... Arada yazdığım bana ait küçük notlar da bulunmakta özür dilerim çenemi tutamadım.
Mantıku't-Tayr (Farsça: منطقالطیر Kuşların Diliyle veya Kuş Dili) İranlı sufi şair Ferîdüddîn-i Attâr tarafından kaleme alınmış bir manzumeserdir. Eserde Gazali'nin XII. yüzyılda yazdığı Risaletü't-tayr adlı eserden yararlanılmıştır. Ali Şîr Nevaî, Attar'ın eserine nazire olarakLisânü't-Tayr eserini kaleme almıştır.
Tasavvuf edebiyatının başlıca eserlerinden olan Mantıku't-Tayr'da kuşlar ile ilgili bir hikâye kullanılarak, çeşitli semboller aracılığıyla tasavvufun temellerini, önemli prensiplerini ve tasavvufî yaşam ile inancı anlatılmaktadır. 4724 beyitten oluşan mesnevi tarzında yazılmış bir eserdir.
"-Tasavvuf neydi, yaratıcıyı görürmüş gibi yaşamak, iyi biri olmak, kötü huylardan temizlenmekti... -bu site özetle bunu söylüyor yani http://www.dinimizislam.com/- Yani yazarımız kuşları kullanmış hm. Google'a eserin ismini yazınca neden garip görünen ama aşırı estetik bulduğum kuş resimleri çıktığını açıklıyor bu. Neyse konumuza dönelim."
Konusu
Mantık-ut Tayr Allah'ın birliği, İslam dininin son peygamberi Muhammed'in methi gibi konulara sahip olan uzunca bir girizgâhın ardından kuşların kendilerine bir padişah seçmek istemelerinden bahseden bir giriş bölümü ile başlar. Kuşlar bir araya gelip her ülkenin padişahı olduğu kendi ülkelerinin de bir padişahı olması gerektiğini tartışırlar. Daha sonra içlerinde en bilge görülen Hüdhüd onlara padişahlarının ancak ve ancak Simurg kuşu olduğunu aktarır. Bu nokta ile birlikte Hüdhüd hikâye içerisinde önemli bir semboldür ve giriş kısmında kuş topluluğundaki Hüdhüd şu şekilde betimlenir:"Sırtında tarikat elbisesi, başında ise hakikat tacı vardı."
Eserde Tanrı'yı sembolize eden Simurg kuşuna yapılan betimlemelerden biri ise şudur:"Kuşkusuz bizim de bir padişahımız vardır. O da Kaf Dağı'nın ardındadır.""Adı Simurg'dur, kuşların padişahıdır. O bize yakındır lakin biz ona oldukça uzağız."
Kuşların tek tek gelip kendilerine dair konuşmalarından ve bunlardan çeşitli özelliklerin tasavvufî tahlilinin yapılmasından sonra kuşlar Hüdhüd'e başka sorular yöneltirler. Cevaplardan sonra kuşlar yola düşmek isterler öncelikle Hüdhüd onlara açıklayıcı bir konuşma yapar. Fakat bu konuşmanın ardından bahane getirmeye başlarlar. Hüdhüd tek tek bahaneleri cevaplar. Bahanelerin sonunda bir kuşun yolu anlatmasını istemesi üzerine Hüdhüd Simurg'a ulaşmak için gidilecek yolu anlatır; aşılması gerekilen yedi vadi vardır, hepsi de çetindir. Vadilerin adları sırasıyla: Talep, Aşk, Marifet, İstiğna (ihtiyaçsızlık), Tevhid, Hayret, son olarak da Fakr ve Fena'dır. Hüdhüd bu vadilerin her birini anlatır, daha sonra etkilenen kuşlar yola koyulurlar. Binlerce kuş olarak çıktıkları yoldan sadece otuzu Simurg'un dergâhına varabilir. Sonunda Simurg'u gördüklerinde ise Simurg'un kendileri olduğunu fark ederler; dergâh aslında bir aynadan ibarettir. Bu eserde şöyle açıklanır:"O dergâhtan hal diliyle bir nida geldi: 'Güneşe benzeyen bu dergâh bir aynadır'."
"Ve o efsane ayna ayarı verilir..."
Kuşlar böylece fani olduktan uzunca bir süre sonra onların tekrar kendilerine (varlık alemine) gelmelerine izin verilir. Bu noktada kuşların geldikleri makamın beka olduğunu ifade eden ve beka makamından söz eden beyitler bulunur. Kitap Attar'ın kendisi hakkındaki bir kısımla biter; bu kısımda kitabına dair de yorumları bulunur.
Kaynakça
https://tr.wikipedia.org
Tasavvuf edebiyatının başlıca eserlerinden olan Mantıku't-Tayr'da kuşlar ile ilgili bir hikâye kullanılarak, çeşitli semboller aracılığıyla tasavvufun temellerini, önemli prensiplerini ve tasavvufî yaşam ile inancı anlatılmaktadır. 4724 beyitten oluşan mesnevi tarzında yazılmış bir eserdir.
"-Tasavvuf neydi, yaratıcıyı görürmüş gibi yaşamak, iyi biri olmak, kötü huylardan temizlenmekti... -bu site özetle bunu söylüyor yani http://www.dinimizislam.com/- Yani yazarımız kuşları kullanmış hm. Google'a eserin ismini yazınca neden garip görünen ama aşırı estetik bulduğum kuş resimleri çıktığını açıklıyor bu. Neyse konumuza dönelim."
Konusu
Mantık-ut Tayr Allah'ın birliği, İslam dininin son peygamberi Muhammed'in methi gibi konulara sahip olan uzunca bir girizgâhın ardından kuşların kendilerine bir padişah seçmek istemelerinden bahseden bir giriş bölümü ile başlar. Kuşlar bir araya gelip her ülkenin padişahı olduğu kendi ülkelerinin de bir padişahı olması gerektiğini tartışırlar. Daha sonra içlerinde en bilge görülen Hüdhüd onlara padişahlarının ancak ve ancak Simurg kuşu olduğunu aktarır. Bu nokta ile birlikte Hüdhüd hikâye içerisinde önemli bir semboldür ve giriş kısmında kuş topluluğundaki Hüdhüd şu şekilde betimlenir:"Sırtında tarikat elbisesi, başında ise hakikat tacı vardı."
Eserde Tanrı'yı sembolize eden Simurg kuşuna yapılan betimlemelerden biri ise şudur:"Kuşkusuz bizim de bir padişahımız vardır. O da Kaf Dağı'nın ardındadır.""Adı Simurg'dur, kuşların padişahıdır. O bize yakındır lakin biz ona oldukça uzağız."
"En sevdiklerimden biri. Bir şeyi anlatmak için metafor kullanmak. Takdir ettim İranlı sufi şair Ferîdüddîn-i Attâr abimizi."
Buradan sonra yol hazırlığı içerisindeki kuşlar tek tek tanıtılır fakat öncelikle Simurg'u daha detaylıca tarif eden bir bölüm yer alır. Sonrasında farklı kuşların hikâyeleri anlatılır ve her bir kuşla bir zaaf veya özellik ilişkilendirilir. Böylece o zaafın veya özelliğin tasavvuf bağlamındaki yerine değinilir. Örneğin papağanın hikâyesinde papağan kendisinin Simurg'un dergâhına varacak takati olmadığını belirtir ve tek arzusunun içmekte olduğu ab-ı hayat olduğunu* dile getirir. Hüdhüd ise canını önemsemenin yanlışlığı ile ilgili bir cevap verir ve canın canana feda etmek için olduğundan bahseder. Kitabın tek tek kuşlardan bahseden bu bölümünden itibaren anlatımda aralara bahsi geçen özellik, kavram veya genel olarak konu hakkında çeşitli hikâyeler, kıssalar anlatılır. Bu kıssaların bir kısmı tarihte yaşamış önemli kimselere atfedilir veya içlerinde karakter olarak bu kişileri barındırır.
*"Aha adımı gördüm! Şu an kendimi çok önemli hissediyorum papağancığım tek arzusunun ben olduğumu söylemiş..."
Buradan sonra yol hazırlığı içerisindeki kuşlar tek tek tanıtılır fakat öncelikle Simurg'u daha detaylıca tarif eden bir bölüm yer alır. Sonrasında farklı kuşların hikâyeleri anlatılır ve her bir kuşla bir zaaf veya özellik ilişkilendirilir. Böylece o zaafın veya özelliğin tasavvuf bağlamındaki yerine değinilir. Örneğin papağanın hikâyesinde papağan kendisinin Simurg'un dergâhına varacak takati olmadığını belirtir ve tek arzusunun içmekte olduğu ab-ı hayat olduğunu* dile getirir. Hüdhüd ise canını önemsemenin yanlışlığı ile ilgili bir cevap verir ve canın canana feda etmek için olduğundan bahseder. Kitabın tek tek kuşlardan bahseden bu bölümünden itibaren anlatımda aralara bahsi geçen özellik, kavram veya genel olarak konu hakkında çeşitli hikâyeler, kıssalar anlatılır. Bu kıssaların bir kısmı tarihte yaşamış önemli kimselere atfedilir veya içlerinde karakter olarak bu kişileri barındırır.
*"Aha adımı gördüm! Şu an kendimi çok önemli hissediyorum papağancığım tek arzusunun ben olduğumu söylemiş..."
Kuşların tek tek gelip kendilerine dair konuşmalarından ve bunlardan çeşitli özelliklerin tasavvufî tahlilinin yapılmasından sonra kuşlar Hüdhüd'e başka sorular yöneltirler. Cevaplardan sonra kuşlar yola düşmek isterler öncelikle Hüdhüd onlara açıklayıcı bir konuşma yapar. Fakat bu konuşmanın ardından bahane getirmeye başlarlar. Hüdhüd tek tek bahaneleri cevaplar. Bahanelerin sonunda bir kuşun yolu anlatmasını istemesi üzerine Hüdhüd Simurg'a ulaşmak için gidilecek yolu anlatır; aşılması gerekilen yedi vadi vardır, hepsi de çetindir. Vadilerin adları sırasıyla: Talep, Aşk, Marifet, İstiğna (ihtiyaçsızlık), Tevhid, Hayret, son olarak da Fakr ve Fena'dır. Hüdhüd bu vadilerin her birini anlatır, daha sonra etkilenen kuşlar yola koyulurlar. Binlerce kuş olarak çıktıkları yoldan sadece otuzu Simurg'un dergâhına varabilir. Sonunda Simurg'u gördüklerinde ise Simurg'un kendileri olduğunu fark ederler; dergâh aslında bir aynadan ibarettir. Bu eserde şöyle açıklanır:"O dergâhtan hal diliyle bir nida geldi: 'Güneşe benzeyen bu dergâh bir aynadır'."
"Ve o efsane ayna ayarı verilir..."
Kuşlar böylece fani olduktan uzunca bir süre sonra onların tekrar kendilerine (varlık alemine) gelmelerine izin verilir. Bu noktada kuşların geldikleri makamın beka olduğunu ifade eden ve beka makamından söz eden beyitler bulunur. Kitap Attar'ın kendisi hakkındaki bir kısımla biter; bu kısımda kitabına dair de yorumları bulunur.
Kaynakça
https://tr.wikipedia.org
23 Şubat 2016 Salı
Biraz Vıdıvıdı Biraz Nasreddin Hoca Biraz Daha Vıdıvıdı

Aralarda Discovery Channel dergisinden kısa alıntılar yazdım çünkü neden olmasın. Zaten ödev konularını kopyalayıp yapıştırıyorum bari dergiden alıntıları elimle yazayım değil mi...
Nasreddin Hoca, Türk edebiyatının ve geleneğinin en önemli mizah ustalarından ve bilgelerinden biridir. 1208 yılında Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğan Nasreddin Hoca, iyi bir eğitim almış, imamlık, müftülük, öğretmenlik ve kadılık yapmıştır. 1284 yılında Akşehir’de vefat etmiş ve farklı üsluptaki mizahı ile yüzyıllardır halkın sevgilisi olmuştur. Genellikle eşeğin üzerine ters binmiş şekilde karikatürize edilir. Aynı şekilde inşa edilmiş bir heykeli ve Nasreddin Hoca adına yapılmış Nasreddin Hoca Türbesi, Akşehir’de ziyaretçi akınına uğramaktadır.
“İnsanoğlu var olduğundan beri rüyalarını renkli gördü (renkleri görüyorlarsa tabii). Derken siyah beyaz sinema ve televizyon hayatımıza girdi.Bunların garip yan etkilerinden biri de aynı gri tonlarda rüya görmeye başlamamız oldu.”
İnsanlar tarafından çok sevilen Nasreddin Hoca, İslam inancına bağlı biridir. Hazırcevap olma yönü ile herkesi hem şaşırtmayı hem de güldürmeyi başarmıştır. Toplumsal hayatta karşılaşılan sosyal problemlere mizahi bir üslup ile yaklaşan Nasreddin Hoca, fıkralarında, Anadolu insanlarının yapısını, düşüncesini ve olaylara bakışını anlatmıştır. Fıkralarının özünde insanları iyiye ve doğruya yöneltme, kusurları ve hataları espriler ile birleştirerek gözler önüne serme anlayışı hakimdir.
Bireyleri ve toplumları her yönü ile çok iyi tanıyan Nasreddin Hoca, aile, komşuluk, dostluk ve iş ilişkilerinde gördüğü aksaklıkları kendine has tarzı ile dile getirip insanlara ders verecek şekilde latifelerle birleştirmiştir.
“Eski Yunan medeniyeti denince ilk aklımıza gelen, mermer heykellerinin görkemli beyaz hatları oluyor. Ama Alman arkeolog Vinzenz Brinkmann ultraviyole ışınlar ile yüksek çözünürlüklü kameralar kullanarak heykellerin gerçek gerçek renklerini buldu. Uzun zaman önce solmuş (ya da temizlenmiş) olsalar da Brinkmann onların bir zamanlar parlak ve canlı renklerle boyanmış olduğunu keşfetti.”
Nasreddin Hoca fıkraları Türk sözlü edebiyatının kısa, açık ve sade olma özelliklerini taşır. Dolaylı anlatımlara başvurmadan, açıksözlü ve net ifadeler kullanılır. Fıkralarda anlatılan olayların sonunda ise her zaman bir ders verilir. En büyük amacı insanları düşündürmeye sevk etmek olan fıkraları sayesinde, hem Türk toplumunda hem de diğer ülkelerde tanınmakta ve günümüz dünyasında bile adından bahsettirmektedir. Nasrettin Hoca fıkraları Batı dillerine de çevrilmiştir.
.
Nasreddin Hoca Fıkra Örnekleri
Tesbih
Bir gün Hoca, yol üstü bir hana inmiş. Nuh Nebi'den mi kalmış, Kaal-u bela'dan mı? Her ne ise.. Her tarafı delik deşik olmuş; adeta çökmeyen bir başı kalmiş. Hoca'nin yüreğine bir korkudur düşmüş ama, ne desin? Nihayet bir söz arasında:
"Yahu, bu senin tavan da ne kadar gıcırdıyor be, beşik mi mubarek!" diyecek olmuş ama, hancı baba hiç oralı olmamış; sözü şakaya boğarak;
"Ağzını hayra aç Hoca, bu gıcırtı besik gıcırtısı değil; tavan tahtaları Hak'ka tesbih cekiyor!" demiş.
Hoca'nin közü küllenirmi? Gözlerini hancının gözüne dikerek;
"Peki ama, demis; ya bu tavan böyle tesbih çeke çeke aşka gelip de secdeye kapanırsa, bizim halimiz nice olacak!"
İnsanlar tarafından çok sevilen Nasreddin Hoca, İslam inancına bağlı biridir. Hazırcevap olma yönü ile herkesi hem şaşırtmayı hem de güldürmeyi başarmıştır. Toplumsal hayatta karşılaşılan sosyal problemlere mizahi bir üslup ile yaklaşan Nasreddin Hoca, fıkralarında, Anadolu insanlarının yapısını, düşüncesini ve olaylara bakışını anlatmıştır. Fıkralarının özünde insanları iyiye ve doğruya yöneltme, kusurları ve hataları espriler ile birleştirerek gözler önüne serme anlayışı hakimdir.
Bireyleri ve toplumları her yönü ile çok iyi tanıyan Nasreddin Hoca, aile, komşuluk, dostluk ve iş ilişkilerinde gördüğü aksaklıkları kendine has tarzı ile dile getirip insanlara ders verecek şekilde latifelerle birleştirmiştir.
“Eski Yunan medeniyeti denince ilk aklımıza gelen, mermer heykellerinin görkemli beyaz hatları oluyor. Ama Alman arkeolog Vinzenz Brinkmann ultraviyole ışınlar ile yüksek çözünürlüklü kameralar kullanarak heykellerin gerçek gerçek renklerini buldu. Uzun zaman önce solmuş (ya da temizlenmiş) olsalar da Brinkmann onların bir zamanlar parlak ve canlı renklerle boyanmış olduğunu keşfetti.”
Nasreddin Hoca fıkraları Türk sözlü edebiyatının kısa, açık ve sade olma özelliklerini taşır. Dolaylı anlatımlara başvurmadan, açıksözlü ve net ifadeler kullanılır. Fıkralarda anlatılan olayların sonunda ise her zaman bir ders verilir. En büyük amacı insanları düşündürmeye sevk etmek olan fıkraları sayesinde, hem Türk toplumunda hem de diğer ülkelerde tanınmakta ve günümüz dünyasında bile adından bahsettirmektedir. Nasrettin Hoca fıkraları Batı dillerine de çevrilmiştir.
.
Nasreddin Hoca Fıkra Örnekleri
Tesbih
Bir gün Hoca, yol üstü bir hana inmiş. Nuh Nebi'den mi kalmış, Kaal-u bela'dan mı? Her ne ise.. Her tarafı delik deşik olmuş; adeta çökmeyen bir başı kalmiş. Hoca'nin yüreğine bir korkudur düşmüş ama, ne desin? Nihayet bir söz arasında:
"Yahu, bu senin tavan da ne kadar gıcırdıyor be, beşik mi mubarek!" diyecek olmuş ama, hancı baba hiç oralı olmamış; sözü şakaya boğarak;
"Ağzını hayra aç Hoca, bu gıcırtı besik gıcırtısı değil; tavan tahtaları Hak'ka tesbih cekiyor!" demiş.
Hoca'nin közü küllenirmi? Gözlerini hancının gözüne dikerek;
"Peki ama, demis; ya bu tavan böyle tesbih çeke çeke aşka gelip de secdeye kapanırsa, bizim halimiz nice olacak!"
“Mumyalama işlemini yapan rahipler, bu esnada sakarlık yapıp cesedin el ya da ayak parmaklarından birini kopardıklarında yerine bir tahta parçası koyuyorlardı.”
Eşek kaybolunca
Nasrettin Hoca'nın eşeği kaybolunca arkadaşları üzülmüş ve eşeği aramaya aramaya koyulmuşlar. Hoca ise, bunların arasında "Allah'a şükürler olsun, Allah'a şükürler olsun" diye dolaşıyordu. Arkadaşları dayanamayıp "Hoca efendi, biz üzülüyoruz ve eşeğini arıyoruz, sen ise şükürler olsun diye adeta seviniyorsun. Bu ne haldir!" deyince:
Hoca:
-Ben, eşeğin kaybolmasına değil, eşeğin üzerinde ben olmadığıma şükrediyor, seviniyorum. Yoksa 4 gündür ben de yitik olacaktım...
“Kral II. Charles, antik Mısırlıların yüceliğinin kendisine de geçeceği umuduyla vücuduna toz haline getirilmiş mumya kalıntıları sürüyordu.”
Mum ateşiyle pişen yemek
Bir gün Nasreddin Hoca ve arkadaşları iddiaya tutuşmuşlar. Eğer Hoca karanlık ve soğuk bir gecede, sabaha kadar köy meydanında bekleyebilirse arkadaşları ona güzel bir ziyafet çekecekmiş. Şayet bunu beceremezse o, arkadaşlarına ziyafet çekecek. Kararlaştırılan gün Hoca meydanın ortasında, sabaha kadar tir, tir titreyerek beklemiş. Sonra yanına gelenlere :
- Tamam demiş. İddiayı kazandım.
- Ne oldu ne yaptın demişler.
- Bekledim sabaha kadar demiş.
- Hayır demişler. Sen uzaktaki bir mum ışığı ile ısınmışsın. İddiayı kaybettin! Ziyafetimizi hazırla. Hoca çaresiz kabul etmiş. Ziyafet vakti kocaman bir kazanın altına minicik bir mum koymuş. Güya yemek pişirecek.
- Ne yapıyorsun? demişler. Kıs, kıs gülerek cevap vermiş :
- Bu mum sıcağıyla size yemek pişireceğim arkadaşlar. Uzaktaki bir mum ışığıyla ben nasıl ısındıysam, bu kazandaki yemek de öyle pişecek!...
“Mısırlılar sadece insanları değil yılanları, babunları ve kedileri de mumyalamışlardı.”
Sincap
Hoca bir gün Amerikaya gitmek üzere uçağa binmek ister fakat uçağın kapısındaki hostes Nasrettin hocaya:
-Beyefendi sizi bu şalvarla uçağa alamayız demiş.
hocanın arkasında da çok güzel bir kadın, kadının elinde de kafesin içinde bir sincap varmış.
Hostes kadına dönerek:
-Hanımefendi sizi de bu sincapla uçağa alamayız demiş.
Havaalanına inen hoca ve kadın uçak kalkmadan uçağa nasıl bineceklerini düşünmeye başlamışlar.
Kadın hocaya:
-Hoca sen benim sincabı şalvarın içine sok ben cazibemi kullanarak bizi uçağa aldıracağım demiş.
Hoca sincabı şalvarın içine sokmuş ve kadın dediğini yapıp ikisinide uçağa aldırmış.
Aradan zaman geçmiş fakat nasrettin hoca uçağın kalkmasını beklemeden sincabı alıp uçağın içinde fırlatmış.
Bunun üzerine ikiside uçaktan atılmış ve uçak kalkmış. Kadın hocanın yanına gidip 'hocam neden böyle yaptın?'demiş.
Hocada sinirli bir tavırla kadına dönerek:
-Hanım hanım senin ki dal sandı tırmandı ses çıkarmadım,ceviz sandı kemirdi yine ses çıkarmadım, arkaya döndü yuva sandı girdi çıktı yine ses çıkarmadım amaaaa cevizi yuvaya taşımaya çalışınca ona dayanamadım demiş.
-
Kaynakça
http://www.bilgiustam.com/
http://www.fikrabul.com/
16 Şubat 2016 Salı
Para Kullanan Hiç Kimse Özgür Değildir! - Ayşen Gruda
Estetik çok gerekliyse, buna söyleyecek lafım yok. Mesela kişiyi ağzı, burnu çok mutsuz ediyorsa düzeltilmesinden yanayım. Ama bir oyuncunun, hele de tiyatro oyuncusunun estetik yaptırmasına karşıyım. Botokstu, burun düzelttirmeydi, kaş kaldırmaydı... Tüm o mimikler kayboluyor. Tek tip bir yüz oluyor. Diyelim tanınmış bir kadın, 70 yaşlarında, estetik olduğu için 45 duruyor, performans olarak da iyi ama dalağı ne yapacağız? Dalak 70 yaşında. Onu da değiştirebiliyorsak tamam. Kalbim 70 yaşında, ben 45 yaşındayım. İçimdekiyle dışımdaki uyumsuz. O zaman estetik ne oluyor? Bedenle ruh birbirine uymuyor. Bu anlamda rahatsız oluyorum. Ben hiç heveslenmedim. Hatta ''Burnunu bedavaya estetik yapalım,'' dedi doktor. ''Hayır,'' dedim. Hayır! Ben bu burunla para kazanıyorum. Burnum hokka gibi olsaydı o parayı kazanamazdım, sıradan biri olurdum. Güzellik için kaburgasını bile aldıran varmış, yaşlanınca o kaburga lazım olacak onlara. O zaman ne yapacaklar?
Güzellik göreceli bir şey. Hokka gibi kadınlar, erkekler var. Çok güzel yüz seyretmek istesem, resim koyarım karşıma, ona bakarım. Aynı şey. Ruhu olmayan şey bana ters. Güzellik tutkusu çoğu kadında var. Oyunculukta kadın mizahçının çok çıkmaması biraz bundan, yüzlerini bozamadıklarından.
Kendini sevmezsen hiç kimseyi, hiçbir şeyi sevemezsin. Kendini seven herkesi sever. Bizim insanımız kendini sevmiyor. Trafikte görüyorum, makas atarak gidiyor arabayla. Kendini sevse bunu yapmaz. Ötekilerini de sevmiyor anlamına geliyor bu. Hadi bırak birini sevmeyi, malını da sevmiyor.
Çok uzun zaman önce bir TV kanalında, küçük çocukları yarıştırıyorlardı. Onları makyajla Ajda Pekkan'a, Gülben Ergen'e benzetip birer şarkılarını söyletiyorlardı. Niye o küçük kızın içine büyük bir kadını sokuyorsun? 3 yaşında, 5 yaşında çocuklara, niye? Çocukların yarışmalara girmesinden hoşlanmıyorum. Bana çok büyük teklifler geldi böyle yarışmalarla ilgili, geri çevirdim. Bir kere mecbur kaldım; Müjdat Gezen hastaydı, rica ettiler, onun yerine gittim. Tiyatroyla ilgili bir yarışmaydı. Orada fikrimin ne kadar doğru olduğunu anladım. Bu çocuklar 10 numara, 9 numara, 8 numara değil. Senin verdiğin not değil bu çocuklar. Tiyatro yapa yapa, seyredile seyredile, okuya okuya öğrenilen bir şey. Çocuğun o günkü heyecanıyla senin ne hakkın var 10 vermeye, 8 vermeye, 5 vermeye? Aynı şekilde not sistemi de çocukları okuldan da soğutuyor. Çünkü paralel bir eğitim var. Yüz yüze eğitim yok bizde. Yarış atı gibi.
Hep çalıştım. 14 yaşından beri çalışıyorum. Zamanı kıt olan bir insanım. Zaman bulunca da ruhumu dinlendirmeye çalışıyorum. Kızım Elvan'ın küçükken gittiği okulda beslenme saati vardı, hala var. Beslenme bir bütündür. Saate bağlı değildir.Okul idaresi, okul aile birliği, öğretmenler bile bununla baş edemedi. Okula veliler tarafından tepsi tepsi börekler geliyordu. Anneler yarışıyordu. Beslenme, börekle mi olur? Süt, peynir, meyve nerede? Okul idaresi, ''Kokulu meyve getirmeyin, alamayanlar var. Getiriyorsanız da bütün sınıfa getirin,'' diyordu. Bazıları, ne kadar uyarılsalar da inadına getiriyorlardı. Mandalina kokar, muz imrendirir... Dinlemiyorlar. Yarış halinde poğaçalar, pastalar... Benim bunları yapacak vaktim yok. Ancak küçük bir tepside bir şeyler yapabilirim. Bunu da sürekli yapamam. Biliyorum kendimi. Ya da hazır alacağım. Börek yapmayı, tatlı yapmayı ben bir günde ya da bir haftada öğrenirim ama onler benim yaptığım işi bu sürede öğrenemezler. ''Gelin, yapmayalım,'' dedim. Karar alındı; bir gün patates, bir gün meyve, yumurta... Yine dinlemediler. Bu nasıl bir yarış? Diziler arasındaki reyting yarışı gibi.
Para kullanan hiç kimse özgür değildir. Demokrasi tabii lazım. Yasalara uygun bir şekilde istediğini yapabilirsin. Ama tam bir özgürlük yok.Bir gazeteci yazdığı, çizdiği şeylerden hapse atılıyorsa hangi özgürlükten söz edebiliriz k?
Tiyatroda kurallar var. Bu konuda fazla itinalı davranmıyorum. Ama prensiplerimde çok dikkatliyim. Geç kalmamak gibi. Rolümün en iyisini yapmak, arkadaşlarıma sahne üzerinde namussuzluk yapmamak gibi. Onun yerinde durmamak veya onun önüne geçmemek, alkışını çalmamak gibi...Kendimi rahat bıraksam da, tam anlamıyla özgürlükten söz etmek zor. Bir başına oynasan bile özgür olamazsın. Çünkü tiyatro, demokrasinin girmediği tek yerdir. Çok fazla kural, hiyerarşi var. Onlara uymayanlar orada kalamaz. Ne yaparsan yap, seni kusar.
Olanlara da gülmeyi becerebiliyorum. Herkesle beraber gülmeyi de seviyorum. Ben oyuncuyum, oyun oynuyorum. Oyun ciddi bir şey. Ama bir o kadar da rahat bir şey. O yüzden o kadar ciddiye almıyorum. Ne yaparsam yapayım, ben Ayşen'im işte. Allah aşkına, beni Jüliet olarak kabul ediyor mu seyirci? Ayşen, Jüliet'i oynuyor diye kabul ediyor.
Moda diye kaç milyarlık çantalara para harcıyorlar. Luis Vitton çanta alacağıma, Zaz'ı dinlemeyi tercih ederim. Çünkü seni gösteren üstündeki elbise değil. O da bir yarış. Açılışlara falan gidenlere bakın, mecmualarda da çıkıyorlar. Kendilerine yakışmayan pahalı elbiseler giyiyorlar. Ve o kişiler de modayı çok iyi takip ediyorlar. O kadar beyin yıkanıyor ki... Mabel çikletleri vardı ben çocukken. İçinden dünyaca ünlü yıldızların resimleri çıkardı. Bütün o ünlü insanları Mabel çikleti kokuyor sanırdım. Hiçbir şey bilmeyen insanlar da böyle bakıyor; paranın gözü kör olsun, diye bakıyor.
Evimde de modaya uygun hiçbir şey yok. Her şey birbiriyle uyumsuz. Ama ev gülümsüyor. Benim evime gelen, bir eşyanın yanına koyduğum bir objeyi saçma bulabilir. Onun bir anısı vardır. Biri bana vermiştir.
Sistem, erkekleri daha serbest bırakıyor. Rahatça gece dışarı çıkabiliyorlar, maça gidebiliyorlar, pervasızca küfür edebiliyorlar, her şeyi yapıyorlar. Kadınların belli bir sınırı var. Ne kadar yaparım desen de yapamıyorsun. Telesekreterime beni bulamayanlar için şöyle mesaj bırakmıştım: İyi kızlar cennete, kötü kızlar her yere. Ben kötü kızım, cennete gitmek istemiyorum.
-
Pul Biber dergisinden alıntıdır.
9 Şubat 2016 Salı
Bir Aranın Ardından Ödevle Yapılan Giriş! Dede Korkut Falan Filan
-
Sömestr tatili sırasında veya notlar verildikten sonra bu bloğu silmeyi düşündüm ancak bir şey engel oldu dedim edebiyatçı bu bloglara sonradan bir şeyler eklememizi ister falan diye iyi ki de silmemişim teşekkürler beynim, çok uğraşacaktım... Açıkçası sekizinci sınıfta türkçeci bu hikayeleri okumamızı istemişti, hikayelerden performans sınavı yapacaktı ama hikayeleri o zaman da okumamıştım o aklıma geldi. Hey gidi anılar be...
Neyse dönemin ilk ödevi diyelim ve başlayalım birkaç Dede Korkut hikayeleri, şeyleri, bilgileri ve bir tane hikaye örneği. Kopyala yapıştır uyarısı!!!
-
Dede Korkut nedir?
Dede Korkut, Oğuz Türklerinin destansı öykülerinin ilk anlatıcısı ve bu öykülerin kahramanı olan efsanevi ozandır.
Dede Korkut'un yaşamı hakkındaki bilgiler söylentilere dayanır. Dede Korkut Kitabı'nda,
Oğuzname metinlerinde ve bazı tarih kaynaklarında Dede Korkut, "Oğuzların kendisinden akıl danıştıkları, gelecekten haber verdiğine inandıkları, kopuz çalarak bilgece sözler söyleyen, kendisi de bilge bir kişidir.
Oğuz Han'a vezirlik yaptığı, Hz. Muhammet'e elçi olarak gönderildiği ve Oğuzlar arasında
İslam dinini yaydığı da bu söylentiler arasında yer alır. Korkut Ata adıyla da anılan Dede Korkut, efsaneye göre 295 yıl yaşamıştır. Birçok yerde Dede Korkut'a ait olduğu söylenen mezarlar vardır.
Dede Korkut Kitabı
Dede Korkut'un anlattığı ve Oğuz Türklerinin yaşantılarıyla ilgili 12 destansı öykünün toplandığı kitaptır. Asıl adı, Kitab-ı Dede Korkut ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan'dır (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı). Kitaba bu adın verilmesi bütün hikayelerde Dede Korkut'un ortaya çıkmasındandır. Oğuz Türklerinin Rum, Ermeni ve Gürcü beylikleriyle yaptığı savaşları ve Oğuz boyları arasındaki anlaşmazlıkları masal biçiminde anlatan bu öyküler aynı zamanda, Oğuzların günlük yaşantıları, dini inançları, töreleri, sosyal ve siyasi durumları hakkında bilgi verir.
Dede Korkut Kitabı'nın Arapça olarak yazılmış 12 hikayeden oluşan asıl nüshası Dresden Kütüphanesi'ndedir. Vatikan Kütüphanesi'nde 6 hikayelik ikinci bir nüsha bulunmaktadır. 1916'da Kilisli Rifat tarafından yayımlanan Dede Korkut Kitabı sonraki yıllarda değişik kişiler tarafından yayımlanmıştır.
***Örnek Hikaye****
Basat'ın Tepegöz'ü Öldürmesi
Oğuzların üstüne düşman gelir. Aruz Koca da kaçarken oğlu Basat'ı düşürür. Oğlanı bir aslan alıp besler.
Çocuk zamanla büyür. Evine çağırırlar, gelir; ama tekrar aslanın yanına gider. Bu arada bir çoban su kenarında gördüğü güzel peri kızını çok beğenir. Dayanamaz ve onunla birlikte olur. Peri kızı bu birleşmeden bir çocuk dünyaya getirir; fakat bu çocuk bir canavardır, bir samanlıkta büyür ve gelişir. Büyüdükçe büyür ve dev kadar olur. Bu yaratığın kafasında sadece bir göz vardır ve bu yüzden tepegöz denilmiştir. Bir türlü besleyemezler. Tepegöz, ne verseler yer; ama doymaz. Dağlara çıkar, harami olur. Her gün onlarca hayvan ve insan yer. Bunun üzerine Dede Korkut’u çağırırlar ve Tepegöz’e haraçta anlaşmak isterler. Tepegöz, her gün beş yüz koyunla bu koyunӀarı pişirecek aşçıya razı olur.
O sırada Basat, ailelerin feryatlarını duyar ve sorar. Öğrenince Tepegöz’le savaşmaya gider. Dövüşte Tepegöz'ün gözüne kızgın şişi saplayarak onu öldürür ve halkı tepegözden kurtarır.
Burada çobanın peri kızına verdiği zarar sonucu Oğuzların başına gelen felaketler, toplumda kadınlara iyi davranılması konusunda ders vermektedir.
-
Kaynak
http://www.turkcebilgi.com/
https://tr.wikipedia.org
8 Ocak 2016 Cuma
Kitleler İçin Müzik
İİİ-İİİ-İİİ!
Sapık filmindeki duş sahnesi, özellikle kurbana saplanan bıçak darbelerini temsil eden o unutulmaz keman sesleriyle sinema tarihinin en unutulmaz keman sesleriyle sinema tarihinin en unutulmaz anlarından birisidir. Fakat besteci Bernard Herrmann'ın kendi sözleriyle, yönetmen Alfred Hitchcock: ''O duş sahnesinde müzik istememişti, inanabiliyor musunuz?''
SENSİN TEHLİKELİ
2011 yılında dönemin başkanı George Bush, rap sanatçısı Eminem'in ''çocuk felcinden beri Amerikan gençliğinin karşılaştığı en büyük tehlike'' olduğunu söyledi. Cinsellik ve uyuşturucu konusunda isyankar birer rol model olan müzisyenlerin devletle arası hiçbir zaman iyi olmadı. Fakat 2003'te yapılan bir anketin sonuçlarına göre Amerikan ebeveynleri yarısından fazlası şu ifadeye katılıyordu: ''Amerikan gençliği Eminem'i Bush'tan daha üstün buluyor.''
PAMUK TARLASINDAN LİSTE BAŞLARINA
Amerika'da köleliğin mirsı, modern Amerikan müziğinin temelini oluşturdu. Siyahi esirlerin tarlalarda çalışırken söylediği ağıtlar önce Blues'un doğmasına yol açtı. Bu tür de önce Jazz müziğinin ve R&B'nin, daha sonra da Rock&Roll'un temellerini oluşturdu.
HERKES İÇİN ŞARKILAR
Milli marşlar birlik ve beraberliğin güçlü sembolleri ve neredeyse her ülkenin bunlardan bir tane var.Vatanseverliği beslemesi dışında bilim insanları başkalarıyla beraber şarkı söylemek gibi basit bir eylemin güçlü bir bağlılık yaratabildiğini düşünüyorlar. Birlikte şarkı söylemek, dans etmek ve hareket etmeyi ''eş zamanlı ritüel'' olarak adlandırıyor ve bunların birbirine daha bağlı, dolayısıyla yaşama ihtimali daha yüksek topuklular oluşturduğunu iddia ediyorlar.
Discovery Channel Magazine dergisinden alıntıdır.
Sapık filmindeki duş sahnesi, özellikle kurbana saplanan bıçak darbelerini temsil eden o unutulmaz keman sesleriyle sinema tarihinin en unutulmaz keman sesleriyle sinema tarihinin en unutulmaz anlarından birisidir. Fakat besteci Bernard Herrmann'ın kendi sözleriyle, yönetmen Alfred Hitchcock: ''O duş sahnesinde müzik istememişti, inanabiliyor musunuz?''
SENSİN TEHLİKELİ
2011 yılında dönemin başkanı George Bush, rap sanatçısı Eminem'in ''çocuk felcinden beri Amerikan gençliğinin karşılaştığı en büyük tehlike'' olduğunu söyledi. Cinsellik ve uyuşturucu konusunda isyankar birer rol model olan müzisyenlerin devletle arası hiçbir zaman iyi olmadı. Fakat 2003'te yapılan bir anketin sonuçlarına göre Amerikan ebeveynleri yarısından fazlası şu ifadeye katılıyordu: ''Amerikan gençliği Eminem'i Bush'tan daha üstün buluyor.''
PAMUK TARLASINDAN LİSTE BAŞLARINA
Amerika'da köleliğin mirsı, modern Amerikan müziğinin temelini oluşturdu. Siyahi esirlerin tarlalarda çalışırken söylediği ağıtlar önce Blues'un doğmasına yol açtı. Bu tür de önce Jazz müziğinin ve R&B'nin, daha sonra da Rock&Roll'un temellerini oluşturdu.
HERKES İÇİN ŞARKILAR
Milli marşlar birlik ve beraberliğin güçlü sembolleri ve neredeyse her ülkenin bunlardan bir tane var.Vatanseverliği beslemesi dışında bilim insanları başkalarıyla beraber şarkı söylemek gibi basit bir eylemin güçlü bir bağlılık yaratabildiğini düşünüyorlar. Birlikte şarkı söylemek, dans etmek ve hareket etmeyi ''eş zamanlı ritüel'' olarak adlandırıyor ve bunların birbirine daha bağlı, dolayısıyla yaşama ihtimali daha yüksek topuklular oluşturduğunu iddia ediyorlar.
Discovery Channel Magazine dergisinden alıntıdır.
7 Ocak 2016 Perşembe
Yemekli Soygun
Tarih: 2007
Yer: Kerala, Hindistan
Vurgun: 4,5 milyon lira
Yakınlarda güzel bir yemek yeme umuduyla Kerala’daki bu restoranın penceresinden içeri baksaydınız, muhtemelen hayal kırıklığına uğrardınız. Çünkü bu restoran bir çete tarafından kiralandı. Tabii dertleri sadece yemek yemek değildi. Asıl mesele üst kattaki Kerala Bankası’ydı.
Lokantayı mobilyalar ve inşaat malzemeleri ile dolduran çete, 30 Aralık’ın ilk saatlerinde tavanı delmeye başladı. Yoldan geçenler yeni yıl eğlencesinde kafayı bulmamışsa içeride tadilat yapıldığını düşüneceklerdi.
Çete kısa süre sonra beş milyon rupi ve 80 kilo altını alıp kayıplara karıştı. Ama bankayı terk etmeden önce duvarlara komünist sloganlar yazmayı ihmal etmemişlerdi. Bu, polisleri yanlış yönlendirmek için yaptıkları hamlelerden ilkiydi. Daha sonra Haybarabat’ta bir otel odasında, bulunsun diye biraz altın bıraktılar ve ülkenin çeşitli yerlerinden asılsız telefonlar ettiler.
Ama hiçbiri işe yaramadı. Emniyet güçleri iki milyon telefon konuşmasını inceleyerek suçluların gerçek numaralarına ulaştı. Yakalandıklarında çetenin lideri Joseph Babu karmaşık görünen planlarının hiç de o kadar orijinal olmadığını itiraf etti: Bollywood’dan esinlenmişlerdi. 2004 tarihli Dhoom filminde de benzer şekilde bir tünel kazılarak yapılan bir soygun konu edilmişti.
Discovery Channel Magazine dergisinden altındır.
Yer: Kerala, Hindistan
Vurgun: 4,5 milyon lira
Yakınlarda güzel bir yemek yeme umuduyla Kerala’daki bu restoranın penceresinden içeri baksaydınız, muhtemelen hayal kırıklığına uğrardınız. Çünkü bu restoran bir çete tarafından kiralandı. Tabii dertleri sadece yemek yemek değildi. Asıl mesele üst kattaki Kerala Bankası’ydı.
Lokantayı mobilyalar ve inşaat malzemeleri ile dolduran çete, 30 Aralık’ın ilk saatlerinde tavanı delmeye başladı. Yoldan geçenler yeni yıl eğlencesinde kafayı bulmamışsa içeride tadilat yapıldığını düşüneceklerdi.
Çete kısa süre sonra beş milyon rupi ve 80 kilo altını alıp kayıplara karıştı. Ama bankayı terk etmeden önce duvarlara komünist sloganlar yazmayı ihmal etmemişlerdi. Bu, polisleri yanlış yönlendirmek için yaptıkları hamlelerden ilkiydi. Daha sonra Haybarabat’ta bir otel odasında, bulunsun diye biraz altın bıraktılar ve ülkenin çeşitli yerlerinden asılsız telefonlar ettiler.
Ama hiçbiri işe yaramadı. Emniyet güçleri iki milyon telefon konuşmasını inceleyerek suçluların gerçek numaralarına ulaştı. Yakalandıklarında çetenin lideri Joseph Babu karmaşık görünen planlarının hiç de o kadar orijinal olmadığını itiraf etti: Bollywood’dan esinlenmişlerdi. 2004 tarihli Dhoom filminde de benzer şekilde bir tünel kazılarak yapılan bir soygun konu edilmişti.
Discovery Channel Magazine dergisinden altındır.
Azınlık Psikolojisi
İnsanlık olarak o kadar çoğaldık ki dünyanın kaldıramayacağı bir noktaya geldik. Ama aşağıdaki rakamlardan göreceğiniz üzere, bizden daha kalabalık olanlar da var.
Los Angeles’taki araba nüfusu insan nüfusundan
Paris’teki köpek nüfusu çocuk nüfusundan
Gezegendeki tavuk nüfusu insan nüfusundan
Avusturalyalıların sık sık şaka malzemesi yaptıkları üzere Yeni Zelanda’daki koyun nüfusu insan nüfusundan
Yeni Zelandalıların sık sık şaka malzemesi yaptıkları üzere Avusturalya’daki kanguru nüfusu insan nüfusundan
ABD’nin Teksas eyaletindeki silah sayısı (51 milyon) insan nüfusundan (
26 milyon)
Her gün satılan iPhone sayısı doğan insan sayısından
Angola’da döşeli mayın sayısı çocuk nüfusundan DAHA FAZLA.
Kölelik koşullarında yaşayan 14 milyon insanın olduğu Hindistan’da her yıl 13 milyon insan işgücüne katılıyor.
Altı milyar insanın cep telefonu varken doğru dürüst bir tuvaleti olan insan sayısı dört buçuk milyar.
Discovery Channel Magazine dergisinden alıntıdır.
Vakitsiz Ölüm
Oteller, uçaklar, yolcu gemileri ve denizaltılar; bunlar bir cesetle karşılaşmak için en kötü yerler. Peki mürettebatlar, ölen misafir ya da yolculara nasıl müdahale ediyor?
Gemiler: “Parlak Yıldız Operasyonu”
Bir yolcu gemisinin dahili haberleşme sisteminden bu ifadenin anons edildiğini duymak istemezsiniz. Bazı gemicilik firmalarında bu, ağır tıbbi durumlar için kullanılan bir kod. Ama daha kötüsü, peşinden “Yükselen Yıldız Operasyonu” ifadesinin gelmesi çünkü söz konusu kişinin öldüğü anlamına geliyor. Sonra ceset, özel tasarlanmış küçük bir dondurucuda saklanıyor. Yolcu gemilerinin çok sayıda yaşlı yolcusu olduğu için genelde birkaç ceset birden alabilecek dondurucular kullanıyorlar.
Uçaklar: Ceset Dolapları
Bir uçak tanıtımı izlediyseniz yolculuk sırasında ölenlerin kaldırılması için kullanılan dolapları görmüşsünüzdür. Ama bu hep böyle değildi. Bir British Airways çalışanı yakınlarda, artık uygulanmayan bir başka tekniği ifşa etti: “Eskiden birisi öldüğünde önüne bir votka tonik ve bir gazete koyar, gözlerine bir uyku gözlüğü geçirir ve yolculara kendisinin iyi olduğunu söylerdik.”
Uzay: Toz Haline Getirmek
NASA, uzun uzay görevleri tasarlarken görev sırasında mürettebattan birinin ölmesi ihtimalini de düşünüyor. Peki ne yapacaklar? Naaşı öylece uzaya atabilirler mi? Ölü bedenlerin uydulara çarpmasından korkan BM’nin belirlediği “uzay çöpü azaltma yönetmeliği”ne göre hayır. O yüzden NASA, Promessa isimli, çevre dostu bir atık düzenleme firmasıyla görüşüyor.
Promessa işlemi şöyle gerçekleşecek:
1. Ceset, GoreText’ten yapılmış ve havayla şişirilmiş bir çantaya konuyor.
2.Çanta mekiğin dışına çıkarılıyor ve -270°C’de donuyor.
3. Robot bir kol, cesedi parçalara ayrılana dek sallıyor.
4.Sıvılar ayrışarak çantadan çıkıyor.
5.Artık bir kuru madde yığını olan ceset, Dünya atmosferine tekrar girilene kadar mekiğin dışında tutuluyor.
Gemiler: “Parlak Yıldız Operasyonu”
Bir yolcu gemisinin dahili haberleşme sisteminden bu ifadenin anons edildiğini duymak istemezsiniz. Bazı gemicilik firmalarında bu, ağır tıbbi durumlar için kullanılan bir kod. Ama daha kötüsü, peşinden “Yükselen Yıldız Operasyonu” ifadesinin gelmesi çünkü söz konusu kişinin öldüğü anlamına geliyor. Sonra ceset, özel tasarlanmış küçük bir dondurucuda saklanıyor. Yolcu gemilerinin çok sayıda yaşlı yolcusu olduğu için genelde birkaç ceset birden alabilecek dondurucular kullanıyorlar.
Uçaklar: Ceset Dolapları
Bir uçak tanıtımı izlediyseniz yolculuk sırasında ölenlerin kaldırılması için kullanılan dolapları görmüşsünüzdür. Ama bu hep böyle değildi. Bir British Airways çalışanı yakınlarda, artık uygulanmayan bir başka tekniği ifşa etti: “Eskiden birisi öldüğünde önüne bir votka tonik ve bir gazete koyar, gözlerine bir uyku gözlüğü geçirir ve yolculara kendisinin iyi olduğunu söylerdik.”
Uzay: Toz Haline Getirmek
NASA, uzun uzay görevleri tasarlarken görev sırasında mürettebattan birinin ölmesi ihtimalini de düşünüyor. Peki ne yapacaklar? Naaşı öylece uzaya atabilirler mi? Ölü bedenlerin uydulara çarpmasından korkan BM’nin belirlediği “uzay çöpü azaltma yönetmeliği”ne göre hayır. O yüzden NASA, Promessa isimli, çevre dostu bir atık düzenleme firmasıyla görüşüyor.
Promessa işlemi şöyle gerçekleşecek:
1. Ceset, GoreText’ten yapılmış ve havayla şişirilmiş bir çantaya konuyor.
2.Çanta mekiğin dışına çıkarılıyor ve -270°C’de donuyor.
3. Robot bir kol, cesedi parçalara ayrılana dek sallıyor.
4.Sıvılar ayrışarak çantadan çıkıyor.
5.Artık bir kuru madde yığını olan ceset, Dünya atmosferine tekrar girilene kadar mekiğin dışında tutuluyor.
Discovery Channel Magazine dergisinden alıntıdır.
5 Ocak 2016 Salı
40 Yıllık Bengisu’ya Mektup
Sevgili 40 Yıllık Bengisu;
Merhaba! Ne yapıyorsun ne ediyorsun bakalım? Çünkü ben şu anda muhtemelen o yaşında hatırlamayacağın bir şey yapıyorum; sınav haftasında her şeyi kenara itip bu iletiye vakit ayırıyorum!
Gerçi içim rahat şu an ama çok detaya inip sıkıcı lise ders anılarıyla burayı doldurmak istemiyorum. Belki de şu an hayatta değilimdir, bilemem ama ödev verdiler yapıyoruz işte. Hem öyle bakarsak olasılıklar sonsuz. Her neyse umarım 40 yaşına kadar çok fazla salak şey yapıp hayatımı hepten batırıp şu an bu iletiyi yazdığım anı çöpten evimde hatırlıyor olmam. Şu an 15 yıllık Bengisu senden tercümanlık tadında bir iş yapıyor olmanı, dinlediğin neredeyse bütün grupları ve şarkıcıları canlı izlemiş olmanı, youtuberları görmüş olmanı bekliyor. Yani şimdilik emellerim bu. Bateri konusunda illa kariyer yapmış olmana gerek yok. Bir de şu an sosyal medya üzerinden konuştuğun arkadaş grubunla en az 14 kere buluşmuşsundur umarım. Ne olur bir şekilde aranıza soğukluk girmiş olmasın tek dileğim bu şu an. Canlı yayına katılıp selam gönderenler gibi hissedeceğim ama Sevde ile de gerçek hayatta buluşmam ve aynı kutudan pizza yemiş olmam gerekiyor 40 yaşına gelmeden önce. Umarım yapmışsındır?
Şu anlık gelecekle ilgili meslek olarak tercümanlık tadında bir iş düşünüyorum çünkü 15 yaşındayken İngilizce’ye aşırı ilgim vardı, bilmiyorum yıllar içinde değişmiş midir ama sanmıyorum. 40’larımdayken sayısalla ilişkili bir iş yapıyor olursam gerçekten o zaman bile gülerim. Eğer hala sayısalın kötüyse endişelenme, sen böyle doğdun, o hep böyleydi, kendini böyle sevmeyi öğren ne yapalım sevmiyorsun işte. Gerçi o kadar yıl sonra bu zamanki kadar bile takacağımı sanmıyorum bu olayı.
Neyse neyse neyse kardeşin neler yapıyor? Hala oyunlara bu kadar bağımlı mı? Umarım şu an düz yolda yürürken düşmeden kalabiliyordur. Gerçi düşse ne olur, sen onu kaldırırsın. Çok duygusallara girmek istemiyorum gerçi. Baban hayali olan hidrojenden enerji üretme olayını gerçekleştirebildi mi? Peki babanla konsere gidebildiniz mi hiç? Annen gereksiz insanlar hakkında düşünmeyi bırakabildi mi? Çok fazla sorum var aslında sana. Şu an ne yapıyorsun bilmiyorum ama umarım şu an da pozitif düşünme yetini kaybetmemişsindir.
Devam ettirsem de aklıma sorudan başka bir şey gelmiyor artık. Hala hayattaysan hayatta kalmaya devam et, sen önemlisin.
Merhaba! Ne yapıyorsun ne ediyorsun bakalım? Çünkü ben şu anda muhtemelen o yaşında hatırlamayacağın bir şey yapıyorum; sınav haftasında her şeyi kenara itip bu iletiye vakit ayırıyorum!
Gerçi içim rahat şu an ama çok detaya inip sıkıcı lise ders anılarıyla burayı doldurmak istemiyorum. Belki de şu an hayatta değilimdir, bilemem ama ödev verdiler yapıyoruz işte. Hem öyle bakarsak olasılıklar sonsuz. Her neyse umarım 40 yaşına kadar çok fazla salak şey yapıp hayatımı hepten batırıp şu an bu iletiyi yazdığım anı çöpten evimde hatırlıyor olmam. Şu an 15 yıllık Bengisu senden tercümanlık tadında bir iş yapıyor olmanı, dinlediğin neredeyse bütün grupları ve şarkıcıları canlı izlemiş olmanı, youtuberları görmüş olmanı bekliyor. Yani şimdilik emellerim bu. Bateri konusunda illa kariyer yapmış olmana gerek yok. Bir de şu an sosyal medya üzerinden konuştuğun arkadaş grubunla en az 14 kere buluşmuşsundur umarım. Ne olur bir şekilde aranıza soğukluk girmiş olmasın tek dileğim bu şu an. Canlı yayına katılıp selam gönderenler gibi hissedeceğim ama Sevde ile de gerçek hayatta buluşmam ve aynı kutudan pizza yemiş olmam gerekiyor 40 yaşına gelmeden önce. Umarım yapmışsındır?
Şu anlık gelecekle ilgili meslek olarak tercümanlık tadında bir iş düşünüyorum çünkü 15 yaşındayken İngilizce’ye aşırı ilgim vardı, bilmiyorum yıllar içinde değişmiş midir ama sanmıyorum. 40’larımdayken sayısalla ilişkili bir iş yapıyor olursam gerçekten o zaman bile gülerim. Eğer hala sayısalın kötüyse endişelenme, sen böyle doğdun, o hep böyleydi, kendini böyle sevmeyi öğren ne yapalım sevmiyorsun işte. Gerçi o kadar yıl sonra bu zamanki kadar bile takacağımı sanmıyorum bu olayı.
Neyse neyse neyse kardeşin neler yapıyor? Hala oyunlara bu kadar bağımlı mı? Umarım şu an düz yolda yürürken düşmeden kalabiliyordur. Gerçi düşse ne olur, sen onu kaldırırsın. Çok duygusallara girmek istemiyorum gerçi. Baban hayali olan hidrojenden enerji üretme olayını gerçekleştirebildi mi? Peki babanla konsere gidebildiniz mi hiç? Annen gereksiz insanlar hakkında düşünmeyi bırakabildi mi? Çok fazla sorum var aslında sana. Şu an ne yapıyorsun bilmiyorum ama umarım şu an da pozitif düşünme yetini kaybetmemişsindir.
Devam ettirsem de aklıma sorudan başka bir şey gelmiyor artık. Hala hayattaysan hayatta kalmaya devam et, sen önemlisin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


