26 Şubat 2016 Cuma

Devamı... Evet Dayanamadım...

Evet saat gece bir buçuk ve Bengisu bu saatte burada takılıp çeviri yapıyor.

“Geçen gece en inanılmaz rüyayı gördüm:
Aşıktım.
Ve o, o çok basitti. Bize genellikle bahsettikleri gibi değildi.
Rüyamda aşık olduğum insanın yüzünü hatırlamıyorum.
Ama ne hissettiğimi hatırlıyorum, en azından onun bir işareti kalbimde, parmak uçlarımın ucunda, sıkıştı.
Tenin yumuşaklığı, bir gülüşün sıcaklığı, her şeyin iyi olduğu hissi, hiçbir şeyi fazla incelemeye ihtiyacın olmadığının fark edilişi.
O yeterliydi.
Ben yeterliydim.
Aşık olmak gerçekten böyle mi hissettiriyordu?
Filmler bana en güzel okyanusta boğulmak gibi hissettirdiğini söylemişlerdi. Edebiyat bana gökyüzünde uçmak gibi olduğunu söylemişti.
Benim rüyamda, nefes almak gibiydi.”

Çevirisi bana ait. Orijinali ise dracoskywalker isimli tumblr bloğuna ait. Birazdan kendimi kaptırıp bütün hakları saklıdır falan yazacağımdan korkuyorum.

“Kimse seni acı çekmenden korumayacak. Acını ağlayıp, yemek yiyip, kendini aç bırakıp, yürüyüp gidip, yumruk atıp ve hatta terapiye gidip uzaklaştıramazsın. Acın sadece orada ve hayatta kalmak zorundasın. Ona katlanmak zorundasın. Onunla yaşamalı, onu sevmeli, yoluna devam etmeli ve bunda en iyisi olmalısın. İyileşmeye olan kendi arzuların tarafından inşa edilmiş köprünün karşısına, en iyi istikametinde ve en mutlu hayallerinle koşabildiğin kadar koşmalısın.”
Çeviri yine bana ait. Yazının orijinali “Tiny Beautiful Things” isimli kitaptaymış. Ben de gece ikide kazan gibi kafamla çevirmeye çalıştım umarım bir şeye benzemiştir yazarlardan özür diliyorum...


Birkaç Kısa Çevirim, Sözler, Yazılar vs. Bengisu Sıkılıp İçerik Eklemeye Karar Verirse...

“Havadan sudan konuşmak istemiyorum. Mesaj at bana, ve merhaba demeden, bu sabah kız kardeşine neden o kadar kızdığını anlat. Neden boynunun sol yanında Avrupa şeklinde bir iz olduğunu anlat. O yaz büyükannenlerin evinde geçirdiğin zamanla ilgili paragraflar yolla bana. Ben yarı uyuyorken beni ara ve neden Tanrıya inandığını anlat bana. Babanı ağlarken ilk gördüğün zamanı anlat. Önemli görünmeyen şeylerle saatlerce devam et çünkü söylediğin her kelimeye bağlanıyor olacağım. Her şeyi anlat bana. Sadece havadan sudan konuşan birini istemiyorum.”
Çevirisini ben yaptım ama yazının orijinali endlessfreethrows isimli tumblr bloğuna ait.


Anlamayacak olanlara söyleme sakın, bilebileceğin en güzel şeyleri.
Oğuz Atay

“-Bu senin favorin! Yumurtalı ekmek!”
“+Ah... Tamam, peki neden siyah?”
“-Afrikan Amerikan terimini tercih ederim.”
Dizi repliği Skins adlı diziye ait. Şu an gördüğüm İngilizce alıntısındakini ben çevirip yazdım.

“Üstesinden gelmek unutmak anlamına gelmez, sadece acıyı dayanılır seviyeye, seni mahvetmeyen bir seviyeye indirmek anlamına gelir. Şu anda üstesinden gelme fikri düşünülemez. Düşünülemez, akıl almaz. Üstesinden gelmek istemiyorsun. Neden istemelisin ki? Bu senin sahip olduğun tek şey. Kibar kelimeler istemiyorsun, diğer insanların ne düşündüğünü umursamıyor veya düşünmüyorsun. Onlar birini kaybettiklerinde nasıl hissettiklerini umursamıyorsun, onlar sen değil, öyleler mi! İstediğin tek şey sahip olamadığın şeyler. Gitti. Asla geri gelmiyor. Kimse bunun nasıl hissettirdiğini bilmiyor. Kimse uzanıp orada olmayan ve artık olmayacak birine dokunmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyor. Kimse doldurulamaz boşluğun ne olduğunu bilmiyor.”
Tamamını ben çevirdim fakat yazının orijinali Kevin Brooks’a ait. Dava falan yemeyelim diye kaynak belirtiyorum tabi ki hocam.

Belki sonradan farklı içerikte bunlara devam ederim bilemiyorum.

Köpekgillerin Kralı

Shakespeare’in de dediği gibi tacı giyen baş, huzur nedir bilmez. O baş, havuzda bir tenis topunun peşinden koşturan bir Labrador’a ait olsa bile... ABD’deki safkan köpeklerin kaydını tutan Amerikan Kennel Kulübü -AKC- son 24 yıldır, kayıtlı köpek sayısını temel alarak Labradorların ABD’nin en popüler köpek türü olduğunu beyan ediyor. Ama şöhretin ne kadar gelip geçici olduğunu, 1880’lerde bir numarayken şimdi 187 cins arasından 87. olan İngiliz setterlerine bir sorun.






Peki, popülerlik neye göre biçimleniyor? Köpek popülerliği hakkında araştırmalar yürütmüş olan Brooklyn Üniversitesi psikoloji profesörü Stefano Ghirlanda sağlık, yaşam ünitesi ve davranışların, film rolleri kadar etkili olmadığını söylüyor. Başarılı bir filmde rol alan bir ırk, izleyen on yıl boyunca büyük rağbet görebiliyor. “Filmlerin etkisinin bu kadar güçlü olması bizi şaşırttı,” diyor Ghirlanda. En büyük sıçrama Collie ırkı için, 1943 yılında Lassie Eve Dön ve devam filmleri gösterime girince yaşanmış.



Ama popülerlik geri de tepebiliyor. AKC’den Gina DiNardo, “101 Dalmaçyalı filmi benekli köpeklere olan ilgiyi arttırmış olsa da, pek çok aile bu ırkı daha sonra fazla enerjik buldu,” diyor: “Adları kötüye çıktı ve gitgide gözden düştüler.” DiNardo’ya göre sürünün bir sonraki liderleri buldoglar olacak. -Rachel Hartigan Shea

25 Şubat 2016 Perşembe

Mantıku't-Tayr Araştırması

Şu an uyumam gerekirken aklıma bu ödev geldi ve neden olmasın dedim... Merhaba hocam... Üzerinize rahat bir şeyler alın zira birazdan karşılaşacağınız kopyala yapıştır selinde uyuyakalabilirsiniz... Arada yazdığım bana ait küçük notlar da bulunmakta özür dilerim çenemi tutamadım.

Mantıku't-Tayr (Farsça: منطق‌الطیر Kuşların Diliyle veya Kuş Dili) İranlı sufi şair Ferîdüddîn-i Attâr tarafından kaleme alınmış bir manzumeserdir. Eserde Gazali'nin XII. yüzyılda yazdığı Risaletü't-tayr adlı eserden yararlanılmıştır. Ali Şîr Nevaî, Attar'ın eserine nazire olarakLisânü't-Tayr eserini kaleme almıştır.
Tasavvuf edebiyatının başlıca eserlerinden olan Mantıku't-Tayr'da kuşlar ile ilgili bir hikâye kullanılarak, çeşitli semboller aracılığıyla tasavvufun temellerini, önemli prensiplerini ve tasavvufî yaşam ile inancı anlatılmaktadır. 4724 beyitten oluşan mesnevi tarzında yazılmış bir eserdir.

"-Tasavvuf neydi, yaratıcıyı görürmüş gibi yaşamak, iyi biri olmak, kötü huylardan temizlenmekti... -bu site özetle bunu söylüyor yani http://www.dinimizislam.com/- Yani yazarımız kuşları kullanmış hm. Google'a eserin ismini yazınca neden garip görünen ama aşırı estetik bulduğum kuş resimleri çıktığını açıklıyor bu. Neyse konumuza dönelim."



Konusu
Mantık-ut Tayr Allah'ın birliği, İslam dininin son peygamberi Muhammed'in methi gibi konulara sahip olan uzunca bir girizgâhın ardından kuşların kendilerine bir padişah seçmek istemelerinden bahseden bir giriş bölümü ile başlar. Kuşlar bir araya gelip her ülkenin padişahı olduğu kendi ülkelerinin de bir padişahı olması gerektiğini tartışırlar. Daha sonra içlerinde en bilge görülen Hüdhüd onlara padişahlarının ancak ve ancak Simurg kuşu olduğunu aktarır. Bu nokta ile birlikte Hüdhüd hikâye içerisinde önemli bir semboldür ve giriş kısmında kuş topluluğundaki Hüdhüd şu şekilde betimlenir:"Sırtında tarikat elbisesi, başında ise hakikat tacı vardı."
Eserde Tanrı'yı sembolize eden Simurg kuşuna yapılan betimlemelerden biri ise şudur:"Kuşkusuz bizim de bir padişahımız vardır. O da Kaf Dağı'nın ardındadır.""Adı Simurg'dur, kuşların padişahıdır. O bize yakındır lakin biz ona oldukça uzağız."
"En sevdiklerimden biri. Bir şeyi anlatmak için metafor kullanmak. Takdir ettim İranlı sufi şair Ferîdüddîn-i Attâr abimizi."

Buradan sonra yol hazırlığı içerisindeki kuşlar tek tek tanıtılır fakat öncelikle Simurg'u daha detaylıca tarif eden bir bölüm yer alır. Sonrasında farklı kuşların hikâyeleri anlatılır ve her bir kuşla bir zaaf veya özellik ilişkilendirilir. Böylece o zaafın veya özelliğin tasavvuf bağlamındaki yerine değinilir. Örneğin papağanın hikâyesinde papağan kendisinin Simurg'un dergâhına varacak takati olmadığını belirtir ve tek arzusunun içmekte olduğu ab-ı hayat olduğunu* dile getirir. Hüdhüd ise canını önemsemenin yanlışlığı ile ilgili bir cevap verir ve canın canana feda etmek için olduğundan bahseder. Kitabın tek tek kuşlardan bahseden bu bölümünden itibaren anlatımda aralara bahsi geçen özellik, kavram veya genel olarak konu hakkında çeşitli hikâyeler, kıssalar anlatılır. Bu kıssaların bir kısmı tarihte yaşamış önemli kimselere atfedilir veya içlerinde karakter olarak bu kişileri barındırır.
*"Aha adımı gördüm! Şu an kendimi çok önemli hissediyorum papağancığım tek arzusunun ben olduğumu söylemiş..."


Kuşların tek tek gelip kendilerine dair konuşmalarından ve bunlardan çeşitli özelliklerin tasavvufî tahlilinin yapılmasından sonra kuşlar Hüdhüd'e başka sorular yöneltirler. Cevaplardan sonra kuşlar yola düşmek isterler öncelikle Hüdhüd onlara açıklayıcı bir konuşma yapar. Fakat bu konuşmanın ardından bahane getirmeye başlarlar. Hüdhüd tek tek bahaneleri cevaplar. Bahanelerin sonunda bir kuşun yolu anlatmasını istemesi üzerine Hüdhüd Simurg'a ulaşmak için gidilecek yolu anlatır; aşılması gerekilen yedi vadi vardır, hepsi de çetindir. Vadilerin adları sırasıyla: Talep, Aşk, Marifet, İstiğna (ihtiyaçsızlık), Tevhid, Hayret, son olarak da Fakr ve Fena'dır. Hüdhüd bu vadilerin her birini anlatır, daha sonra etkilenen kuşlar yola koyulurlar. Binlerce kuş olarak çıktıkları yoldan sadece otuzu Simurg'un dergâhına varabilir. Sonunda Simurg'u gördüklerinde ise Simurg'un kendileri olduğunu fark ederler; dergâh aslında bir aynadan ibarettir. Bu eserde şöyle açıklanır:"O dergâhtan hal diliyle bir nida geldi: 'Güneşe benzeyen bu dergâh bir aynadır'."
"Ve o efsane ayna ayarı verilir..."


Kuşlar böylece fani olduktan uzunca bir süre sonra onların tekrar kendilerine (varlık alemine) gelmelerine izin verilir. Bu noktada kuşların geldikleri makamın beka olduğunu ifade eden ve beka makamından söz eden beyitler bulunur. Kitap Attar'ın kendisi hakkındaki bir kısımla biter; bu kısımda kitabına dair de yorumları bulunur.

Kaynakça
https://tr.wikipedia.org

23 Şubat 2016 Salı

Biraz Vıdıvıdı Biraz Nasreddin Hoca Biraz Daha Vıdıvıdı


Aralarda Discovery Channel dergisinden kısa alıntılar yazdım çünkü neden olmasın. Zaten ödev konularını kopyalayıp yapıştırıyorum bari dergiden alıntıları elimle yazayım değil mi...

Nasreddin Hoca Nasıl Biriydi, Kısaca Hayatı
Nasreddin Hoca, Türk edebiyatının ve geleneğinin en önemli mizah ustalarından ve bilgelerinden biridir. 1208 yılında Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğan Nasreddin Hoca, iyi bir eğitim almış, imamlık, müftülük, öğretmenlik ve kadılık yapmıştır. 1284 yılında Akşehir’de vefat etmiş ve farklı üsluptaki mizahı ile yüzyıllardır halkın sevgilisi olmuştur. Genellikle eşeğin üzerine ters binmiş şekilde karikatürize edilir. Aynı şekilde inşa edilmiş bir heykeli ve Nasreddin Hoca adına yapılmış Nasreddin Hoca Türbesi, Akşehir’de ziyaretçi akınına uğramaktadır.



“İnsanoğlu var olduğundan beri rüyalarını renkli gördü (renkleri görüyorlarsa tabii). Derken siyah beyaz sinema ve televizyon hayatımıza girdi.Bunların garip yan etkilerinden biri de aynı gri tonlarda rüya görmeye başlamamız oldu.”


İnsanlar tarafından çok sevilen Nasreddin Hoca, İslam inancına bağlı biridir. Hazırcevap olma yönü ile herkesi hem şaşırtmayı hem de güldürmeyi başarmıştır. Toplumsal hayatta karşılaşılan sosyal problemlere mizahi bir üslup ile yaklaşan Nasreddin Hoca, fıkralarında, Anadolu insanlarının yapısını, düşüncesini ve olaylara bakışını anlatmıştır. Fıkralarının özünde insanları iyiye ve doğruya yöneltme, kusurları ve hataları espriler ile birleştirerek gözler önüne serme anlayışı hakimdir.

Bireyleri ve toplumları her yönü ile çok iyi tanıyan Nasreddin Hoca, aile, komşuluk, dostluk ve iş ilişkilerinde gördüğü aksaklıkları kendine has tarzı ile dile getirip insanlara ders verecek şekilde latifelerle birleştirmiştir.


“Eski Yunan medeniyeti denince ilk aklımıza gelen, mermer heykellerinin görkemli beyaz hatları oluyor. Ama Alman arkeolog Vinzenz Brinkmann ultraviyole ışınlar ile yüksek çözünürlüklü kameralar kullanarak heykellerin gerçek gerçek renklerini buldu. Uzun zaman önce solmuş (ya da temizlenmiş) olsalar da Brinkmann onların bir zamanlar parlak ve canlı renklerle boyanmış olduğunu keşfetti.”


Nasreddin Hoca fıkraları Türk sözlü edebiyatının kısa, açık ve sade olma özelliklerini taşır. Dolaylı anlatımlara başvurmadan, açıksözlü ve net ifadeler kullanılır. Fıkralarda anlatılan olayların sonunda ise her zaman bir ders verilir. En büyük amacı insanları düşündürmeye sevk etmek olan fıkraları sayesinde, hem Türk toplumunda hem de diğer ülkelerde tanınmakta ve günümüz dünyasında bile adından bahsettirmektedir. Nasrettin Hoca fıkraları Batı dillerine de çevrilmiştir.

.


Nasreddin Hoca Fıkra Örnekleri


Tesbih
Bir gün Hoca, yol üstü bir hana inmiş. Nuh Nebi'den mi kalmış, Kaal-u bela'dan mı? Her ne ise.. Her tarafı delik deşik olmuş; adeta çökmeyen bir başı kalmiş. Hoca'nin yüreğine bir korkudur düşmüş ama, ne desin? Nihayet bir söz arasında:
"Yahu, bu senin tavan da ne kadar gıcırdıyor be, beşik mi mubarek!" diyecek olmuş ama, hancı baba hiç oralı olmamış; sözü şakaya boğarak;
"Ağzını hayra aç Hoca, bu gıcırtı besik gıcırtısı değil; tavan tahtaları Hak'ka tesbih cekiyor!" demiş.
Hoca'nin közü küllenirmi? Gözlerini hancının gözüne dikerek;
"Peki ama, demis; ya bu tavan böyle tesbih çeke çeke aşka gelip de secdeye kapanırsa, bizim halimiz nice olacak!"


“Mumyalama işlemini yapan rahipler, bu esnada sakarlık yapıp cesedin el ya da ayak parmaklarından birini kopardıklarında yerine bir tahta parçası koyuyorlardı.”


Eşek kaybolunca
Nasrettin Hoca'nın eşeği kaybolunca arkadaşları üzülmüş ve eşeği aramaya aramaya koyulmuşlar. Hoca ise, bunların arasında "Allah'a şükürler olsun, Allah'a şükürler olsun" diye dolaşıyordu. Arkadaşları dayanamayıp "Hoca efendi, biz üzülüyoruz ve eşeğini arıyoruz, sen ise şükürler olsun diye adeta seviniyorsun. Bu ne haldir!" deyince:
Hoca:
-Ben, eşeğin kaybolmasına değil, eşeğin üzerinde ben olmadığıma şükrediyor, seviniyorum. Yoksa 4 gündür ben de yitik olacaktım...


“Kral II. Charles, antik Mısırlıların yüceliğinin kendisine de geçeceği umuduyla vücuduna toz haline getirilmiş mumya kalıntıları sürüyordu.”



Mum ateşiyle pişen yemek
Bir gün Nasreddin Hoca ve arkadaşları iddiaya tutuşmuşlar. Eğer Hoca karanlık ve soğuk bir gecede, sabaha kadar köy meydanında bekleyebilirse arkadaşları ona güzel bir ziyafet çekecekmiş. Şayet bunu beceremezse o, arkadaşlarına ziyafet çekecek. Kararlaştırılan gün Hoca meydanın ortasında, sabaha kadar tir, tir titreyerek beklemiş. Sonra yanına gelenlere :
- Tamam demiş. İddiayı kazandım.
- Ne oldu ne yaptın demişler.
- Bekledim sabaha kadar demiş.
- Hayır demişler. Sen uzaktaki bir mum ışığı ile ısınmışsın. İddiayı kaybettin! Ziyafetimizi hazırla. Hoca çaresiz kabul etmiş. Ziyafet vakti kocaman bir kazanın altına minicik bir mum koymuş. Güya yemek pişirecek.
- Ne yapıyorsun? demişler. Kıs, kıs gülerek cevap vermiş :
- Bu mum sıcağıyla size yemek pişireceğim arkadaşlar. Uzaktaki bir mum ışığıyla ben nasıl ısındıysam, bu kazandaki yemek de öyle pişecek!...


“Mısırlılar sadece insanları değil yılanları, babunları ve kedileri de mumyalamışlardı.”



Sincap
Hoca bir gün Amerikaya gitmek üzere uçağa binmek ister fakat uçağın kapısındaki hostes Nasrettin hocaya:
-Beyefendi sizi bu şalvarla uçağa alamayız demiş.
hocanın arkasında da çok güzel bir kadın, kadının elinde de kafesin içinde bir sincap varmış.
Hostes kadına dönerek:
-Hanımefendi sizi de bu sincapla uçağa alamayız demiş.
Havaalanına inen hoca ve kadın uçak kalkmadan uçağa nasıl bineceklerini düşünmeye başlamışlar.
Kadın hocaya:
-Hoca sen benim sincabı şalvarın içine sok ben cazibemi kullanarak bizi uçağa aldıracağım demiş.
Hoca sincabı şalvarın içine sokmuş ve kadın dediğini yapıp ikisinide uçağa aldırmış.
Aradan zaman geçmiş fakat nasrettin hoca uçağın kalkmasını beklemeden sincabı alıp uçağın içinde fırlatmış.
Bunun üzerine ikiside uçaktan atılmış ve uçak kalkmış. Kadın hocanın yanına gidip 'hocam neden böyle yaptın?'demiş.
Hocada sinirli bir tavırla kadına dönerek:
-Hanım hanım senin ki dal sandı tırmandı ses çıkarmadım,ceviz sandı kemirdi yine ses çıkarmadım, arkaya döndü yuva sandı girdi çıktı yine ses çıkarmadım amaaaa cevizi yuvaya taşımaya çalışınca ona dayanamadım demiş.

-

Kaynakça

http://www.bilgiustam.com/
http://www.fikrabul.com/

16 Şubat 2016 Salı

Para Kullanan Hiç Kimse Özgür Değildir! - Ayşen Gruda



Estetik çok gerekliyse, buna söyleyecek lafım yok. Mesela kişiyi ağzı, burnu çok mutsuz ediyorsa düzeltilmesinden yanayım. Ama bir oyuncunun, hele de tiyatro oyuncusunun estetik yaptırmasına karşıyım. Botokstu, burun düzelttirmeydi, kaş kaldırmaydı... Tüm o mimikler kayboluyor. Tek tip bir yüz oluyor. Diyelim tanınmış bir kadın, 70 yaşlarında, estetik olduğu için 45 duruyor, performans olarak da iyi ama dalağı ne yapacağız? Dalak 70 yaşında. Onu da değiştirebiliyorsak tamam. Kalbim 70 yaşında, ben 45 yaşındayım. İçimdekiyle dışımdaki uyumsuz. O zaman estetik ne oluyor? Bedenle ruh birbirine uymuyor. Bu anlamda rahatsız oluyorum. Ben hiç heveslenmedim. Hatta ''Burnunu bedavaya estetik yapalım,'' dedi doktor. ''Hayır,'' dedim. Hayır! Ben bu burunla para kazanıyorum. Burnum hokka gibi olsaydı o parayı kazanamazdım, sıradan biri olurdum. Güzellik için kaburgasını bile aldıran varmış, yaşlanınca o kaburga lazım olacak onlara. O zaman ne yapacaklar?

Güzellik göreceli bir şey. Hokka gibi kadınlar, erkekler var. Çok güzel yüz seyretmek istesem, resim koyarım karşıma, ona bakarım. Aynı şey. Ruhu olmayan şey bana ters. Güzellik tutkusu çoğu kadında var. Oyunculukta kadın mizahçının çok çıkmaması biraz bundan, yüzlerini bozamadıklarından.

Kendini sevmezsen hiç kimseyi, hiçbir şeyi sevemezsin. Kendini seven herkesi sever. Bizim insanımız kendini sevmiyor. Trafikte görüyorum, makas atarak gidiyor arabayla. Kendini sevse bunu yapmaz. Ötekilerini de sevmiyor anlamına geliyor bu. Hadi bırak birini sevmeyi, malını da sevmiyor.

Çok uzun zaman önce bir TV kanalında, küçük çocukları yarıştırıyorlardı. Onları makyajla Ajda Pekkan'a, Gülben Ergen'e benzetip birer şarkılarını söyletiyorlardı. Niye o küçük kızın içine büyük bir kadını sokuyorsun? 3 yaşında, 5 yaşında çocuklara, niye? Çocukların yarışmalara girmesinden hoşlanmıyorum. Bana çok büyük teklifler geldi böyle yarışmalarla ilgili, geri çevirdim. Bir kere mecbur kaldım; Müjdat Gezen hastaydı, rica ettiler, onun yerine gittim. Tiyatroyla ilgili bir yarışmaydı. Orada fikrimin ne kadar doğru olduğunu anladım. Bu çocuklar 10 numara, 9 numara, 8 numara değil. Senin verdiğin not değil bu çocuklar. Tiyatro yapa yapa, seyredile seyredile, okuya okuya öğrenilen bir şey. Çocuğun o günkü heyecanıyla senin ne hakkın var 10 vermeye, 8 vermeye, 5 vermeye? Aynı şekilde not sistemi de çocukları okuldan da soğutuyor. Çünkü paralel bir eğitim var. Yüz yüze eğitim yok bizde. Yarış atı gibi.

Hep çalıştım. 14 yaşından beri çalışıyorum. Zamanı kıt olan bir insanım. Zaman bulunca da ruhumu dinlendirmeye çalışıyorum. Kızım Elvan'ın küçükken gittiği okulda beslenme saati vardı, hala var. Beslenme bir bütündür. Saate bağlı değildir.Okul idaresi, okul aile birliği, öğretmenler bile bununla baş edemedi. Okula veliler tarafından tepsi tepsi börekler geliyordu. Anneler yarışıyordu. Beslenme, börekle mi olur? Süt, peynir, meyve nerede? Okul idaresi, ''Kokulu meyve getirmeyin, alamayanlar var. Getiriyorsanız da bütün sınıfa getirin,'' diyordu. Bazıları, ne kadar uyarılsalar da inadına getiriyorlardı. Mandalina kokar, muz imrendirir... Dinlemiyorlar. Yarış halinde poğaçalar, pastalar... Benim bunları yapacak vaktim yok. Ancak küçük bir tepside bir şeyler yapabilirim. Bunu da sürekli yapamam. Biliyorum kendimi. Ya da hazır alacağım. Börek yapmayı, tatlı yapmayı ben bir günde ya da bir haftada öğrenirim ama onler benim yaptığım işi bu sürede öğrenemezler. ''Gelin, yapmayalım,'' dedim. Karar alındı; bir gün patates, bir gün meyve, yumurta... Yine dinlemediler. Bu nasıl bir yarış? Diziler arasındaki reyting yarışı gibi.

Para kullanan hiç kimse özgür değildir. Demokrasi tabii lazım. Yasalara uygun bir şekilde istediğini yapabilirsin. Ama tam bir özgürlük yok.Bir gazeteci yazdığı, çizdiği şeylerden hapse atılıyorsa hangi özgürlükten söz edebiliriz k?

Tiyatroda kurallar var. Bu konuda fazla itinalı davranmıyorum. Ama prensiplerimde çok dikkatliyim. Geç kalmamak gibi. Rolümün en iyisini yapmak, arkadaşlarıma sahne üzerinde namussuzluk yapmamak gibi. Onun yerinde durmamak veya onun önüne geçmemek, alkışını çalmamak gibi...Kendimi rahat bıraksam da, tam anlamıyla özgürlükten söz etmek zor. Bir başına oynasan bile özgür olamazsın. Çünkü tiyatro, demokrasinin girmediği tek yerdir. Çok fazla kural, hiyerarşi var. Onlara uymayanlar orada kalamaz. Ne yaparsan yap, seni kusar.

Olanlara da gülmeyi becerebiliyorum. Herkesle beraber gülmeyi de seviyorum. Ben oyuncuyum, oyun oynuyorum. Oyun ciddi bir şey. Ama bir o kadar da rahat bir şey. O yüzden o kadar ciddiye almıyorum. Ne yaparsam yapayım, ben Ayşen'im işte. Allah aşkına, beni Jüliet olarak kabul ediyor mu seyirci? Ayşen, Jüliet'i oynuyor diye kabul ediyor.

Moda diye kaç milyarlık çantalara para harcıyorlar. Luis Vitton çanta alacağıma, Zaz'ı dinlemeyi tercih ederim. Çünkü seni gösteren üstündeki elbise değil. O da bir yarış. Açılışlara falan gidenlere bakın, mecmualarda da çıkıyorlar. Kendilerine yakışmayan pahalı elbiseler giyiyorlar. Ve o kişiler de modayı çok iyi takip ediyorlar. O kadar beyin yıkanıyor ki... Mabel çikletleri vardı ben çocukken. İçinden dünyaca ünlü yıldızların resimleri çıkardı. Bütün o ünlü insanları Mabel çikleti kokuyor sanırdım. Hiçbir şey bilmeyen insanlar da böyle bakıyor; paranın gözü kör olsun, diye bakıyor.

Evimde de modaya uygun hiçbir şey yok. Her şey birbiriyle uyumsuz. Ama ev gülümsüyor. Benim evime gelen, bir eşyanın yanına koyduğum bir objeyi saçma bulabilir. Onun bir anısı vardır. Biri bana vermiştir.

Sistem, erkekleri daha serbest bırakıyor. Rahatça gece dışarı çıkabiliyorlar, maça gidebiliyorlar, pervasızca küfür edebiliyorlar, her şeyi yapıyorlar. Kadınların belli bir sınırı var. Ne kadar yaparım desen de yapamıyorsun. Telesekreterime beni bulamayanlar için şöyle mesaj bırakmıştım: İyi kızlar cennete, kötü kızlar her yere. Ben kötü kızım, cennete gitmek istemiyorum.
-
Pul Biber dergisinden alıntıdır.

9 Şubat 2016 Salı

Bir Aranın Ardından Ödevle Yapılan Giriş! Dede Korkut Falan Filan


-
Sömestr tatili sırasında veya notlar verildikten sonra bu bloğu silmeyi düşündüm ancak bir şey engel oldu dedim edebiyatçı bu bloglara sonradan bir şeyler eklememizi ister falan diye iyi ki de silmemişim teşekkürler beynim, çok uğraşacaktım... Açıkçası sekizinci sınıfta türkçeci bu hikayeleri okumamızı istemişti, hikayelerden performans sınavı yapacaktı ama hikayeleri o zaman da okumamıştım o aklıma geldi. Hey gidi anılar be...

Neyse dönemin ilk ödevi diyelim ve başlayalım birkaç Dede Korkut hikayeleri, şeyleri, bilgileri ve bir tane hikaye örneği. Kopyala yapıştır uyarısı!!!
-


Dede Korkut nedir?

Dede Korkut, Oğuz Türklerinin destansı öykülerinin ilk anlatıcısı ve bu öykülerin kahramanı olan efsanevi ozandır.

Dede Korkut'un yaşamı hakkındaki bilgiler söylentilere dayanır. Dede Korkut Kitabı'nda,
Oğuzname metinlerinde ve bazı tarih kaynaklarında Dede Korkut, "Oğuzların kendisinden akıl danıştıkları, gelecekten haber verdiğine inandıkları, kopuz çalarak bilgece sözler söyleyen, kendisi de bilge bir kişidir.

Oğuz Han'a vezirlik yaptığı, Hz. Muhammet'e elçi olarak gönderildiği ve Oğuzlar arasında
İslam dinini yaydığı da bu söylentiler arasında yer alır. Korkut Ata adıyla da anılan Dede Korkut, efsaneye göre 295 yıl yaşamıştır. Birçok yerde Dede Korkut'a ait olduğu söylenen mezarlar vardır.


Dede Korkut Kitabı

Dede Korkut'un anlattığı ve Oğuz Türklerinin yaşantılarıyla ilgili 12 destansı öykünün toplandığı kitaptır. Asıl adı, Kitab-ı Dede Korkut ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan'dır (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı). Kitaba bu adın verilmesi bütün hikayelerde Dede Korkut'un ortaya çıkmasındandır. Oğuz Türklerinin Rum, Ermeni ve Gürcü beylikleriyle yaptığı savaşları ve Oğuz boyları arasındaki anlaşmazlıkları masal biçiminde anlatan bu öyküler aynı zamanda, Oğuzların günlük yaşantıları, dini inançları, töreleri, sosyal ve siyasi durumları hakkında bilgi verir.

Dede Korkut Kitabı'nın Arapça olarak yazılmış 12 hikayeden oluşan asıl nüshası Dresden Kütüphanesi'ndedir. Vatikan Kütüphanesi'nde 6 hikayelik ikinci bir nüsha bulunmaktadır. 1916'da Kilisli Rifat tarafından yayımlanan Dede Korkut Kitabı sonraki yıllarda değişik kişiler tarafından yayımlanmıştır.


***Örnek Hikaye****
Basat'ın Tepegöz'ü Öldürmesi
Oğuzların üstüne düşman gelir. Aruz Koca da kaçarken oğlu Basat'ı düşürür. Oğlanı bir aslan alıp besler.

Çocuk zamanla büyür. Evine çağırırlar, gelir; ama tekrar aslanın yanına gider. Bu arada bir çoban su kenarında gördüğü güzel peri kızını çok beğenir. Dayanamaz ve onunla birlikte olur. Peri kızı bu birleşmeden bir çocuk dünyaya getirir; fakat bu çocuk bir canavardır, bir samanlıkta büyür ve gelişir. Büyüdükçe büyür ve dev kadar olur. Bu yaratığın kafasında sadece bir göz vardır ve bu yüzden tepegöz denilmiştir. Bir türlü besleyemezler. Tepegöz, ne verseler yer; ama doymaz. Dağlara çıkar, harami olur. Her gün onlarca hayvan ve insan yer. Bunun üzerine Dede Korkut’u çağırırlar ve Tepegöz’e haraçta anlaşmak isterler. Tepegöz, her gün beş yüz koyunla bu koyunӀarı pişirecek aşçıya razı olur.

O sırada Basat, ailelerin feryatlarını duyar ve sorar. Öğrenince Tepegöz’le savaşmaya gider. Dövüşte Tepegöz'ün gözüne kızgın şişi saplayarak onu öldürür ve halkı tepegözden kurtarır.
Burada çobanın peri kızına verdiği zarar sonucu Oğuzların başına gelen felaketler, toplumda kadınlara iyi davranılması konusunda ders vermektedir.

-

Kaynak
http://www.turkcebilgi.com/

https://tr.wikipedia.org